Yeraltı Edebiyatı Nedir? Dünyada ve Türkiyede Yeraltı Edebiyatı
Kişisel Gelişim

Yeraltı Edebiyatı Nedir? Dünyada ve Türkiyede Yeraltı Edebiyatı

29 Ocak 2021 22:21
  • Whatsapp'ta Paylaş

    1. Yeraltı Edebiyatı Nedir?

    Yeraltı edebiyatı kavramı, Türkçeye, İngilizcedeki “Underground Literature” ifadesinin çevirisi olarak geçmiştir. Underground ise sözlükte yeraltı, gizli, yeraltındaki vb. anlamlarında tanımlanmaktır. Literature ise edebiyat, belli bir konuda yazılmış eserleri kapsamaktadır. Yeraltı edebiyatı, 19. yüzyılın ortalarıyla 20. yüzyılın başlarında oluşmaya başlayan, yasaklardan arınarak kendi özgür dünyasını yaratan, edebiyatın bir alt kültürüdür. Yeraltı edebiyatının çıkış noktası sistemin değerlerine baş kaldırmaktır.


    ​Yeraltı, Gotik  Edebiyat ile 18. Yüzyılda edebiyat sahasına yansımaya başlamıştır. Gotik Edebiyat, insanın en temel ve ilkel duygularından biri olan korkuya dayanmaktadır. Korku ve kötülük, yeraltı kültürünün vazgeçilmez iki öğesi konumundadır. Edebiyat, uzun yıllar iyilik/kötülük karşıtlığını temel almış ve iyilikten yana mesajlar vermiştir. Ancak Yeraltı edebiyatı ile kötülük başat öğe haline gelmiş, muhalif ve anarşist kahramanlar aracılığı ile kötülük kavramı yeniden sorgulanmaya başlanmıştır. Yeraltı edebiyatı anlayışında kötülük artık iyiliğin zıddı değil, yeni bir yaşam biçimidir.


    ​Yeraltı edebiyatı, insanlardan ve toplumdan uzaklaşmasını yani “yabancılaşmayı” temel alır. Yeraltı edebiyatının kahramanları toplum dışına itilmiş "ötekileştirilmiş" bireylerdir, bununla beraber cinayet, alkol, uyuşturucu, fuhuş hayatlarının birer parçasıdır. Kahramanlar, toplumla uyum sağlayamamış, tutunamamış kimselerdir, bu sebeple topluma karşı büyük bir öfke içindedirler, yalnızdırlar. Yeraltı edebiyatını ana akım edebiyattan farklı kılan özelliklerden biri de, ana akım edebiyatın bir üst dil yaratma anlayışına karşı, gündelik dili sakınmasız bir şekilde kullanmasıdır. Yeraltı edebiyatı  deneysel olanı ön plana çıkarır. En uç ve sıra dışı olaylar ele alınsa bile, yapıtlarda fantastik ya da bozulmuş gerçeklik değil, somut gerçeklik söz konusudur. Genel anlamda yeraltı edebiyatına ait yapıtlardaki karakterlerin normların dışında yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Karakterlerin bir kısmı hareketli bir yaşam süren aktif insanlardır, bir kısmı da içe kapanık, belli ölçülerde duygusal özellikler taşıyan kişilerdir. Yeraltı edebiyatı gerek temasal olarak gerekse dil ve anlatım yönüyle hiçbir didaktik vasıf içermezler. İster bireysel konularda olsun ister toplumsal konularda olsun okurlara bilgi verme amacı gütmez, okura yol göstermez. Yeraltı edebiyatı İnsan psikolojisinin gizli kalmış yanlarına ait zengin veriler barındırır. Karakterler genelde marjinal kişiler oldukları için psikolojik çözümlemeye yatkındırlar ve bundan dolayı okura çok zengin bir kişilik çözümlemesi imkanı verir.


    ​Türkiye’deki önemli Yeraltı edebiyatı yazarlarından biri olan Altay Öktem’in Notos dergisinde Yeraltı edebiyatı dosyasında ele aldığı “Yeraltı Edebiyatının Temel Özellikleri ve Edebiyatımızda Yeraltı” adlı yazısında Yeraltı romanlarında yer alan şiddet ve cinsellikle ilgili ifadeleri şöyledir: “Kurgusal anlamda sahicilik ön plandadır; cinsellik ve şiddet öğeleri yapıttan soyutlanmaz. Son bağlamda her edebiyat yapıtının bir kurgu olduğundan yola çıkarsak, yapıtın kurgusunu belirleyen özel bir anlamı yoksa, daha doğrusu, yapıt özellikle bu konu üzerine kurulmamışsa, ana akım edebiyatta cinsellik ve şiddet öğeleri ihmal edilir. Örneğin; bir yapıt iki sevgilinin yıllarca süren ilişkisi içindeki duygusal gerilimleri, başka insanlarla ilişkilerini bile işlese, eğer kurgu içinde özel bir anlamı yoksa, o çiftin yaşadığı cinsellikten söz edilmez. Oysa gerçek hayatta, cinselliğin dışında kalan çok daha önemli olaylar yaşansa bile, o çiftin, sorunlu ya da sorunsuz olsun, muhakkak cinsel hayatları da vardır. Yeraltı edebiyatındaysa, doğrudan yapıtın kurgusuyla bağlantısı olmasa, bu anlamda yapıtın konseptini desteklemese bile cinsellik, bunun yanı sıra dozu az ya da çok olsun, yaşanan, yaşanmak zorunda kalınan şiddet ihmal edilmez. Bu anlamda birey, gerçek haliyle, daha sahici biçimde ortaya koyulur. En munis insanda bile, bardağı taşıran bir olay karşısında görülebilecek şiddet içeren duygusal patlama sekansları, yeraltı edebiyatında görmezden gelinmediği için, bu anlamda birey daha “sahici” bir biçimde, olumlu olumsuz tüm özellikleriyle ele alınmış olur. Cinsellik ya da şiddet temalarını işleyen yapıtların dışında, kurgu olarak bu temalarla doğrudan bağlantısı olmasa bile, insani anlamda var olan bu özelliklerin de yapıtta işlenmesi, gerçeklik ve sahicilik duygusunu yansıtma konusunda çekingen davranılmaması, yeraltı edebiyatını ana akım edebiyattan farklı kılan özelliklerin başında gelmektedir.
    ​Altay Öktem, şiddet ve cinselliğin Yeraltı eserlerinde vazgeçilmez başat öğelerden biri olduğunu söyler. Eğer şiddet ve cinsellik bu eserlerde sansürlenirse eserlerin gerçekliğini kaybedeceğini söyler. Altay Öktem’in yine aynı yazıda klasisizm, özgürlük ve toplumsal kurallar üzerinden şekillendirdiği Yeraltı edebiyatına ait düşüncelerini şöyle dile getirir: ​“Yeraltı edebiyatı toplumun mevcut değerlerine karşı çıkar. Yeraltı edebiyatının en temel özelliklerinden biri argoyu ve küfrü eserin üslubunun ayrılmaz bir parçası olarak ele almasıdır. Her edebî akımın bağlı olduğu düşünce sistemine göre bir dil anlayışı oluşur. Yeraltı edebiyatı da özgürlükçü bir edebiyat anlayışına sahip olduğu için “edebi dil” e de karşıdır. Edebî dil, aynı zamanda eserin felsefesini de ortaya koyar. klasisizmde kaba hiçbir söz yer almaz. Çünkü kahramanlar Tanrı, yarı Tanrı, krallar ve soylulardır. Bu sınıfa ait kimseler de basit halk kesimlerine ait “avam” sözcükleri asla kullanmazlar. Yeraltı edebiyatı ise klasisizmin tam tersi olarak toplumun en aşağı kesimini konu alır. Bu kimseler toplumun  kurallarını önemsemezler  ve toplum kurallarının onların özgürlüklerini kısıtladığını düşünürler.”
    ​Altay Öktem, Yeraltı Edebiyatı’nda argo ve küfrün eserlerin bir parçası olarak görüldüğünü, bu edebiyatın klasisizmle kesişen bir çizgide yer almadığını ve Yeraltı edebiyatı yazarlarının özgürlükçü bir anlayışla eserlerini ele aldığını, toplumun kurallarını önemsemediğini söyler.


    ​Yine Notos dergisinde Yeraltı Edebiyatı’nın incelendiği dosyada Dr. Özgür Uçkan “Bir Eylem Olarak Yeraltı Edebiyatı” adıyla kaleme aldığı yazıda şunları söyler:
    ​““Yeraltı edebiyatı”, edebi bir türden çok yazıyla girişilen bir “eylem”dir: Hayatla, hayatın hakikatiyle, toplumların gösteri düzenine direnişle, otoritenin reddiyle ilgili bir eylem... Hayati bir eylem... Buradan yeraltı edebiyatının asli özelliklerinden ilkini çıkarsayabiliriz: Politika. Yeraltı edebiyatı, politikadan bahsetse de bahsetmese de, kimliği itibarıyla politiktir. Çünkü toplumsal kurallara direnir ve peşine düştüğü sosyal hakikat yeryüzünde bize gösterilenden radikal olarak farklıdır. İkinci özellik ise avangart olmasıdır: Öncüdür, farklıdır, kendi tarzını, dilini, kültürünü, kültünü yaratır; etkisi farklılığı ölçüsünde büyüktür. Zaten avangardın tanımı da budur. Yeraltı edebiyatı avangart olduğu kadar, avangart olan her şeyin de yeraltıyla şu ya da bu düzeyde ilişkisi vardır. Bu iki özellik de birbiriyle ilişkilidir aslında. Çünkü avangart olan da genellikle politiktir. Avangardın yeraltından çıkması boşuna değildir; politik bir işlevi vardır: Tekerlek izlerinin kolaylığına sığınmaz, kendi yolunu açar ve geçtiği yerde hiç bir şey eskisi gibi olmaz. Dolayısıyla yeraltından akan, öncü, ezber bozan bir edebiyattan söz ediyoruz. Bir “tür” değil, bir “eylem”... Özü itibarıyla politik bir eylem. Dil içinde bir eylem...”
    ​Özgür Uçkan Yeraltı Edebiyatı’nı bir tür olarak değil bir eylem olarak görür. Ona göre Yeraltı edebiyatı sistemin değerlerine baş kaldıran, öncü, ezber bozan, avangard, politik bir eylemdir.
    ​Yeraltı Edebiyatı’nın sistemle girdiği  mücadelede amaç kazanmak değildir mücadelenin kendisidir. Yeraltı edebiyatı bu mücadeleyi kazandığı zaman mağlup olacaktır. Yeraltı Edebiyatı’nın mağlup ettiği bu sistem değiştiğinde Yeraltı edebiyatı bu sefer de değişen sisteme karşı gelecektir.


     ​2. Dünyada Yeraltı Edebiyatı
     
    ​Yeraltı Edebiyatı’nın dünyadaki gelişimine bakıldığında bu türün belki de en eski örneği Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı eseridir. Bu romanda insanın çatışmalarla dolu dünyası ve yeraltı insanının kendini dış dünyadan soyutlaması ele alınır. Hayat karşısında mağlup olmuş, biri diğerinin üstesinden gelmeyen karşıt duyguların mücadelesini yansıtan bir romandır.
    ​Amerika'da ise Yeraltı Edebiyatı'yla bağdaştırılabilecek ilk karşı hareket Beat Kuşağı denilen, 1950’lerde ortaya çıkan Amerika'nın yüceltilen değerlerine karşı çıkan bu edebi akım, zamanla bir gençlik ve karşı kültür hareketine döner. Bu karşı kültür hareketi 68 kuşağı hippilerine ve sonrasında ortaya çıkacak olan punk hareketine ilham verir. Beat Kuşağı yazarları sanatsal üretim teknikleri olarak, popüler biçimleri kullanmazlar. Beat romanlarının ortaya çıktıklarında büyük tepkiye neden olup sansürlenmesinin nedeni alışılmadık üslupları ve içeriklerinden kaynaklanmaktadır. 1950’li yıllarda bundan dolayı onlarca dava açıldı. Bu eserlerin birçoğu ancak büyük oranda sansürlendikten sonra yayımlanabildi. 1960 yıllara gelince ise Beat Hareketi, Amerika’da yeraltı gençliğinin en büyük ilham kaynağı olmuş sinemadan müziğe, şiirden romana kadar birçok alanda etkisini göstermiştir. 60’ların öne çıkan müzisyenleri özellikle Pink Floyd, The Doors, The Beatles, The Rolling Stones gibi müzik grupları Beat Kuşağı’nı etkilemiştir. Bu grupların yaptıkları deneysel çalışmalar, Beat Kuşağı’nın gelenekteki yıkıcı-muhalif  tavrının müzikteki temsilcileri olmuşlardır. Amerika ve Avrupa’daki 68 hareketleri de Beat Kuşağı’nın tavrına yakın bir duruş sergilemektedir. 60’lı yılların iyimserliği, coşkusu ve deneyselliği yerini 80’lerde sanat da dahil olmak üzere her şeyin mekanikleştirilmeye çalışıldığı, gerici bir döneme bıraktı. Bu değişim, Beat Kuşağı’nın pratikte sonu olacaktı. Beat Kuşağı, alt kültürlerin yanında yer alan bir karşı kültür hareketidir.
    ​Jack Kerouac’ın yazdığı “Yolda” romanı bu kuşağın manifestosu niteliğindedir. Jack Kerouac bu romanı kendi yaşantısından yola çıkarak yazmıştır. Yolda, en iyi üniversitelerde okumalarına rağmen kendilerini hiç bir yere ait hissetmeyip yollara düşen ve eğer varsa hayatın anlamını macerada, Doğu felsefelerinde, cinsellikte, alkolde arayan, kendilerine sunulan kapitalist değerleri reddeden Beat kuşağı üyelerinin bakış açısını özetler nitelikte bir eserdir. William Seward Burroughs'un “Çıplak Şölen” ve Allen Ginsberg'in “Uluma” adlı eserleri Beat kuşağının ruhunu yansıtmasından dolayı önemli eserlerdir. Beat terimini ilk kez orataya atan kişi Fransız asıllı yazar Jack Kerouac’dır. Bahar Muratoğlu ve Pelin Sayın yazdıkları “Edebiyatın Sapkın Çocukları: Beat Kuşağı” adlı makalede Beat terimini şöyle açıklamışlardır:
    ​ ““Beat”, kelime olarak; meteliksiz, yersiz yurtsuz, başıboş, bitkin, umarsız, uykusuz, uyumayan, her şeyi derinlemesine algılayan, aşırı duyarlı, kendi başına, dışlanmış gibi anlamlara gelebilmektedir. Ancak, Jack Kerouac kelimenin bir başka anlamına daha dikkat çekmekteydi: “Beatific”, yani kutsal veya kutsanmış. Kerouac’ın bu anlama dikkat çekmekle; ezilenlerin, dışlanmışların gizli kutsallığını vurgulamak istediği söylenmektedir.”
    ​Yeraltı edebiyatı denince ilk akla geleceklerden biri de Jean Genet'tir. Jean Genet doğduğunda kimsesizler yurduna bırakılır. yedi yaşında iken bir aileye evlatlık olarak verilir. On yaşında Genet hırsızlığa başlar. On üç yaşında bir zanaat okuluna kaydedilir. Ancak orada da çok kalmaz. On beş yaşına geldiğinde ise üç ay süren ilk hapishane deneyimini yaşar. Genet bir çok Avrupa ülkesini gezer. Kaçakçılık, hırsızlık, fahişelik gibi yasadışı işler yaparak hayatta kalmaya çalışır. 1942’de hapse düştüğünde artık olgunlaşmıştır. 1948'de müebbet hapsi istenir. İlk şiirini yazar ve ilk kitabını "Notre-Dame des Fleurs" adıyla yayınlar. Andre gide, Jean-Paul Sartre gibi düşünürlerin cumhurbaşkanına yolladığı dilekçe ile müebetten kurtulur. Sonrasında yeraltı yaşantısına dönmez toplumsal hareketlere Filistin mücadelesine, Amerika'daki Kara Panterler hareketine anarşist bir tavırla destek verir. Romanlarında özellikle homoseksüel alt kültürü, siyahları ve diğer dışlanmışları anlatır. Genet'in hırsızları, fahişeleri, eşcinselleri ve pezevenkleri anlattığı otobiyografik eseri olan "Hırsızın Günlüğü" adlı eseri Yeraltı edebiyatı için önemli bir yapıttır.
    ​Yeraltı edebiyatı denilince ilk akla gelecek isimlerden bir diğeri de asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan yazar Charles Bukowski’dir. Bukowski, 1920 yılında Alman bir anne ve Amerikalı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. O iki yaşındayken aile Los Angeles'a yerleşmiştir. 1929 Krizi sırasında Bukowski'nin babası genelde işsizdi ve Bukowski'ye şiddet uygulardı. Üniversite hayatı sadece bir yıl süren Bukowski bu bir yıl kadar olan üniversite hayatından sonra neredeyse on yıl Amerika'da bir gezgin hayatı yaşar. Bukowski’de bazı Yeraltı edebiyatı yazarlarının eserlerinde hayatlarına yer verdiği gibi hayatını eserlerine yansıtmıştır. Bukowski’nin gerçek hayatta da adeta bir Yeraltı kahramanı gibi yaşadığı ileri sürülmektedir. Yapıtlarında genellikle toplumun dışında bir hayat süren insanları, depresyonu ve alkolizme yatkın bir hayat tarzını anlatır. Bukowski 1960’tan sonra şöhreti yakaladıktan sonra bile hayat tarzını değiştirmemiştir. Babasının uyguladığı şiddet yüzünden etrafındaki insanlara karşı şüpheyle  yaklaşmış,  bu yüzden yalnız ve sorunlu bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Sonrasında arasına karıştığı insanları, kendi gibi yaşamın kıyısında olanları ustaca bir şekilde eserlerinde anlatacaktır. Bukowski de diğer Beat kuşağı yazarları gibi gerçek bir Yeraltı yazarıdır.
     
    ​3. Türkiye’de Yeraltı Edebiyatı

    ​Yeraltı Edebiyatı’nın Türkiye’deki temellerinin atılması günümüzden pek de uzakta değildir. Bir alt-kültür olan Yeraltı Edebiyatı’nın Türkiye’deki okurların hayatına girmesi zor olmamıştır. İnsan psikolojisine etkileri de olan bu alt-kültürü Türkiye’deki okurların melankolik ruh yapısının kolayca benimsemesi şaşırtıcı değildir.


    ​Bireyin iç dünyasını ve varoluşsal sıkıntılarını etraflıca ele almalarından dolayı  Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan’ı Türkiye’deki bu türün oluşumunu sağlayan kaynak kişiler olarak gösterebiliriz. Bu yazarların kahramanları geleneksel kültür ve modernleşen kültür arasında sıkışıp kalan kahramanlardır. Bu yüzden bu romanların kahramanları Yeraltı Edebiyatı’nın karakter özelliklerini taşırlar. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ının kahramanı Turgut Özben’de Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanının kahramanı Zerbercet de var olmak-yok olmak tartışması içindedir. İkisi de yalnızdır ve ikisi de modernleşen dünyada sıkışıp kalmışlardır. Yeraltı edebiyatı özellikle doksan kuşağında yer alan kişilerin hayatında önemli bir yer edinmiştir. Doksanlarda köprü altı muhabbetlerinin döndüğü ortamlarda Yeraltı edebiyatı dediğimiz kültür, bu ortamlarda yer alan  gençler üzerinde etkili olmuştur. Bazı Yeraltı edebiyatı yazarları yaptıkları bu edebiyattan dolayı varoluşsal sorgulamalara yönelmiş ve ölümü tek çıkış noktası olarak görmüşlerdir.


    ​Halime Öcal Çoğulu Türkiye'de Yeraltı Edebiyatı’nın 80'li yıllardaki siyasi ve toplumsal bunalımın bir ürünü olarak ortaya çıktığını ve 90'lı yıllarda modern dünyada istedikleri yeri edinemeyen ya da bu dünyanın içinde var olmamayı tercih eden bir kuşağı değerlendirdiği için önemli olduğunu söyler. Türkiye’deki Yeraltı Edebiyatı’nın ilk örneklerinden birini Metin Kaçan “Ağır Roman” adlı eseriyle vermiştir. “Ağır Roman” varoşlarda yaşayan insanların yaşamlarını realist bir bakış açısıyla ele almıştır. Yeraltı edebiyatı yazarlarının da bu edebiyatın özelliklerinden etkilenmemesi ne yazık ki  pek olanak çerçevesinde olmamıştır. Türkiye’deki Yeraltı Edebiyatı’ndan oldukça etkilenen bazı yazarlar bohem bir ruh haline bürünmüşlerdir. Metin Kaçan’ın intihar etmesinde de muhakkak bu edebi türün yazarı olmasının etkisi vardır. Metin Kaçan’ın yakın arkadaşı, asıl mesleği seslendirme olan Alp Buğdaycı da Türkiye’deki Yeraltı Edebiyatı’nın ilk örnekleri arasında sayılabilecek olan “Kan Sıcak Akacak” adlı romanı yazmıştır. Ancak bu eser içeriğinden dolayı sansüre uğramış ve kitap toplatılmıştır. Bir yeraltı yazarı olarak Alp Buğdaycı’nın hayatına da Yeraltı Edebiyatı’nın özellikleri yansımıştır.


    ​Doksanlarda kendi yaşamını romanına yansıtan ve otobiyografik özellikte bir Yeraltı edebiyatı ürünü veren “Eroin Güncesi” adlı eseriyle dikkat çeken Kanat Güner’de bu edebiyatın önemli yazarları arasındadır. Yine doksan kuşağı yazarlarından olan Mehmet Kartal’da bu türün ilk örnekleri sayılabilecek eserler vermiştir. Onun “Hayatım Harbiden Roman” adlı eseri, Kanat Güner’in “Eroin Güncesi” adlı eserine hem otobiyografik olması hem de Yeraltı Edebiyatı’nın özelliklerini barındırması bakımında benzerlik gösterir. Mehmet Kartal da Kanat Güner gibi kendi hayatını “Hayatım Harbiden Roman” adlı eserinde anlatmıştır. Yeraltı Edebiyatı’nın özelliklerinin Mehmet Kartal’ın hayatına da aksettiği “Hayatım Harbiden Roman” adlı eserinde görülmektedir. Kendisinin yedi kez hapse girip çıkması iki kez akıl hastanesinde kalması ve parasızlıktan dolayı yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp hayatını kaybedişi onun hayatının Yeraltı Edebiyatı’na konu olan hayatlardan çok da farklı olmadığını gösterir. Sibel Torunoğlu adlı yazar da doksan kuşağı dediğimiz kuşak içerisinde yer alan yazarlardan biridir. Onun bu türde dikkat çeken romanı heteroseksüel ve eşcinsel ilişkilerin sorguladığı “Travesti Pinokyo” adlı romanıdır. Sibel Torunoğlu’nun hayatı da yazdığı tür olan Yeraltı Edebiyatı’nın konularından uzak değildir. O, kendisine şizofreni teşhisi konulması ve şizofreniyle uyum içinde yaşamaya başlamasıyla yazma serüvenine girişir. Bir başka Yeraltı edebiyatı yazarı olan Ayça Seren Ural’ın “Pogo” adlı eseri de Yeraltı edebiyatı bakımından önemli bir eser olarak kabul edilir. Cumhur Orancı da bu edebiyatın Türkiye’deki önemli temsilcilerindendir. Onun “Acı Düşler Bulvarı” adlı eseri de önemli bir Yeraltı edebiyatı eseri olarak kabul edilir. Günümüze yaklaştığımızda ise Emrah Serbes, Murat Menteş ve Murat Uyurkulak gibi roman yazarları Yeraltı edebiyatı diyebileceğimiz eserler verirler. Türkiye’deki Yeraltı Edebiyatı’nın gelişimine şüphesiz ki en büyük katkı sağlayanlardan biri de Hakan Günday’dır. Hakan Günday’ın ele almış olduğu romanları, Türkiye’deki Yeraltı Edebiyatı’nın özü diyebileceğimiz nitelikte eserlerdir. ​Türkiye’de Yeraltı Edebiyatı’nda şiir türünde ilk adımları Ece Ayhan ve Nilgün Marmara atmıştır diyebiliriz. Ece Ayhan şiirlerini anarşist etik bir tavırla ele aldığını söyler. Kendini bir sivil şair olarak görmesi de sisteme karşı bir tavır sergilediğinin göstergesidir. Şiirlerinde devlete karşı yer aldığını şair sıkça dile getirmiştir. Ece Ayhan’ın şiirlerinde dikkat çeken diğer önemli bir özellik ise hayat kadınlarına ve cinselliğe çok sık yer vermesidir. Nilgün Marmara’nın şiirlerinde dünyaya karşı bir aidiyetsizlik hissi  vardır. O yaşamla bir türlü uzlaşamaz. Dünyadan bir çıkış yolu aradığını “Düşü Ne Biliyorum” şiirinde “Ey iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” diyerek dile getirir. Şair sonunda bir çıkış yolu olarak ölümü görür ve intihar eder. Türkiye'de Yeraltı Edebiyatı'nın önemli şairlerinden biri de Küçük İskender'dir. Küçük İskender'in Yeraltı Edebiyatı'nda önemli biri olarak görülmesinin en büyük sebebi toplumun ahlak anlayışına aykırı yazdığı şiirleridir. Küçük İskender “Can Güncem” adlı eserinde "Şiire ahlak misyonu, terbiye, süzme kibarlık yüklemeye çalışanlar sistemin şairleridir. 1980 sonrası şiirimizin en olumsuz gelişimi, bu patolojik rezalettir. Bazi amipşairler, şiiri yönlendirme yolunda gayet güçlü adımlar atabilmeyi becermişler, şiiri yönlendirme yolunda gayet güçlü adımlar atabilmeyi becermişlerdir; ben bunların ortaya çıktığı zamanlarda ne yazık ki yoktum, ama yine de okurdan özür dilerim." diyerek şiirde ahlakçı bir yaklaşıma karşı olduğunu, sistemin dışında yer alan bir şair olmayı tercih ettiğini söyler.
    ​Türkiye’de son yıllarda Yeraltı edebiyatı türündeki eserlere olan ilgi arttığından dolayı yayınevleri bu tür eserlere daha çok ilgi göstermeye başlamıştır. Başta Ayrıntı Yayınları olmak üzere, İmge Kitabevi, Telos Yayıncılık, Everest Yayınları vb. yayınevleri bu edebiyatın yayılmasında önemli bir yere sahiptirler. Türkiye’de Yeraltı Edebiyatı’nın yayılmasına katkıda bulunan diğer bir kültür de İngilizce fanatic ve magazine kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşan, finansal kaynaklardan ve hiyerarşik yapılardan uzak bir basılı materyal olan fanzinlerdir. Fanzinlerde düşünceler daha özgürce ifade edilebildiği ve maddi giderleri çok az olduğu için bu edebiyatın yayılmasında da payı büyüktür.


    Yazan: Birol İspiroğlu

  • Whatsapp'ta Paylaş

    Yorumlar

    Kinyas ve Kayra 30 Ocak 2021 - 13:41

    yeraltı edebiyatı türkiye'de yeni yeni filizlenmesine karşın hakan günday, murat uyurkukak, altay öktemler sayesinde ileride hak ettiği değeri bulacaktır.

    Minimalist 29 Ocak 2021 - 23:36

    Türkiye’deki yeraltı edebiyatının dünyadaki entelektüel seviyeye ulaşabilmesi için desteklenmesi lazım bence.


    Yorum Yap