Varoluşçuluk Nedir? Varoluşçuluğun Oluşumu ve Tarihi Gelişimi
Kişisel Gelişim

Varoluşçuluk Nedir? Varoluşçuluğun Oluşumu ve Tarihi Gelişimi

06 Şubat 2021 16:25
  • Whatsapp'ta Paylaş

    Felsefe derslerinden hep Varoluş ve Varoluşçuluk sözcüğünü duymuşuzdur. Varoluşçuluk Felsefesi kapsamında sizler için Varoluşçuluk Akımı, Varoluşçuluğun Tarihsel Gelişimi, Varoluşçuluğun Önemli Temsilcileri Varoluşçuluk Ne Demek? sorularını genel bir şekilde kafanızda soru işareti bırakmadan cevapladık.

    VAROLUŞÇULUK (EGZİSTANSİYALİZM) NEDİR?

    Varoluşçuluk kavramı, Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlüğüne göre, “varoluşun özden önce geldiğini ve özü sürekli olarak yarattığını ileri süren öğreti, egzistansiyalizm” olarak ifade edilmiştir. “Varoluşçu felsefeyi temel alan, bütün düşünsel uğraşılara verilen ad olarak tanımlanır ve felsefenin ele aldığı sorunları kökünden yenilemeye çalışan, büyük ölçüde Kierkegaard'ın başlattığı ve günümüz Avrupa'sının birçok düşünürünün yaşattığı akım” olarak sözlükte yerini alır.

    Etimoloji Türkçe sözlüğüne göre varoluşçuluk, Fransızca existentialisme "varoluşçuluk, varoluşçu felsefe veya yaşam tarzı" sözcüğünden alıntıdır. Latince exsistere "ortaya çıkmak, zuhur etmek, olmak" fiilinden türemiştir.” Varoluşçuluk, “emperyalist ülkeler felsefesinde, etkisi yaygın olan, öznel-idealist ve irrasyonel bir akım”dır (Buhr & Kosing, 1999, s. 456). Felsefe Terimleri Sözlüğünde varoluşçuluk tanımı şu şekilde ifade edilmiştir: İnsan, yeni bir düşünme tutumu ile değerlendirilir. Bu felsefede, insan varoluşundan kalkarak onu kendine yabancılaşmadan kurtarmayı ister; özgürlüğü içinde insanın varoluşu ve kendini gerçekleştirmesi söz konusudur. Varoluşçuluk, insanın dünyadaki varoluşuna eğilerek yorumlayan felsefe görüşlerdir. 

    Varoluşçuluk, kapitalist sistemi en yoğun bunalımlarının dünya çapındaki ekonomik bunalımın biçimlendiği yüzyılımızın otuzlarında, bu bunalımla ilişkili olarak ortaya çıkmış, önce Almanya'da oluşmuş daha sonra Fransa'ya atlamış, ve nihayet İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir çok kapitalist ülkede, özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti'nde, Fransa 'da ve İtalya'da, geniş burjuva aydın kesimlerinin ve küçük burjuva çevrelerinin bir çeşit moda dünya görüşü ve moda yaşantısı haline gelmiştir.

    Varoluşçuluğun En Önemli Temsilcileri: Kierkegaard, Nietzsche ve Husserl gibi filozoflar tarafından belirgin özellikleri daha önce ortaya konan, 1930'lu yıllardan sonra ise başlı başına bir görüş olarak yaygınlaşan varoluşçuluğun Jean-Paul Sartre, Martin Heidegegger, Karl Jasper, Gabriel Marcel ve Merleau-Ponty en önemli temsilcileridir.

    Varoluşçuluk, insanı, felsefenin başlıca konusu yaparken onun dünyadaki yerini araştırır, geleceğini düşünür. Varoluşçuluk insan değerlerinin alabildiğine zedelendiği, insanlığın onarılması güç yaralar aldığı bir dönemin felsefesidir. Bu içe kapanık felsefe, Avrupa'yı kavuran, hatta dünyayı sarsan iki dünya savaşının bunalımlarıyla beslenmiştir.

    Varoluşçu Düşünceye Göre İnsanın Varoluşu: Varoluşçu düşünceye göre insanın Vvoluşu tek ve bireyseldir. Us, bilinç ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır. İçsel dünyaya ağırlık verir. Varoluş sorunu (neden, niçin sorularıyla) varlığın anlamını da kapsar. Bu görüş insanı eksiksiz bir gerçeklik gören bir bilimselliğin karşıtı olduğuyla açıklanmıştır. Orijinal adı ile egzistansiyalizmi diğer felsefi sistemlerden ayıran özelliği; bireyi ele alması, onun duygularını, içsel yaşantılarını tamamen ortaya çıkarmasıdır (Önal, Gündoğan, & Tuna, 2015, s. 125). Varoluşçu düşünce, varlık, varoluş kavramları fizik-metafizik olguları, dünya-uhrevi dünya kavramları, inanma ve inanmama gibi öğretileri yorumlar.

    Varlık, daha doğrusu varoluş, Kant'a göre, öze ait olmayan, onun kurucu bir unsuru olmayan, böylece özü hiçbir şekilde arttırıp eksiltınesi söz konusu olmayan salt dışsal bir 'durum', aklın veya düşüncenin konusu olmayan çıplak bir 'veri' dir. Antik Yunan'da ilk olarak kavram veya öz felsefesini ortaya atan Platon da bir anlamda Kant gibi, varlıkla öz arasında bir ayrım yapmaz; ancak onun bu ayrımı yapmaması, Kant'ınkine benzeyen bir bakış açısına sahip olmasından dolayı değil, tersine varlığı böyle bir dışsal durum, çıplak bir veri olarak kabul etmeyip bizzat özün kendisine indirgernesinden ötürüdür.

    Varoluşçuluk, var olan bireyi etkiledikleri biçimiyle, anlam ve seçim gibi temel sorunlrı vurgular. Seçim, özgürlük, özdeşlik, yabancılaşma, güvensizlik-geçersizlik, kaygı ve bireysel kurtuluş gibi konuları kapsar. Varoluşçulara göre, nesnel bilim verasyonel felsefe, insan varlığının gerçek sorunlarını kavramaktan acizdir. Varoluşçuların temel sorunlarından bazıları şöyledir: ‘Ne yapıyorum?’, ‘Ne yapabilirim?’, ‘Hayatımın anlamı nedir?’ Varoluşçular, bu sorulara verilen genel cevapların, büyük metafizik sistemlerin ve nesnel ya da rasyonel kuramların; bireyin varoluşçu kaygılarına hitap etmediğine inanırlar. Varoluşçuluk, ben ile varoluşun ayrılmazlığı düşüncesinden yola çıkmaktadır. Her filozofun felsefesini belirlediği bir insan anlayışı vardır. Örneğin insanın varoluşu Augustinus için en büyük sorundur. "Kendini bil" emri karşısında düşünen biri olarak kendini sorumlu hissetmiş ve emri yerine getirmeye çalışmıştır. Doğrunun kendisini varoluşunda sunmaya ve temellendirmeye çalışır. Ona göre varoluşu diğer tüm varlıkların da çıkış noktasıdır.

    Varoluşçuluk sorusuna şimdiye kadar çeşitli karşılıklar verilmiştir. “Weil’e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealism, Benda’ya göre usdışıcılık, Foulquie’ye göre saçmalık felsefesidir.”Simone de Beauvoir'in anıları içerisinde varoluşun özden önce geldiğini söyleyen felsefi sloganların çok fazla sayıda yoruma yatkın bir şekilde bağlamsız olduğunu belirtir. Bazı varoluşçular insanın diğer bireylerle iletişim kurma zorunluluğunun onu yapaylığa, benzeşmeye, kendi özgün varlığını bu iletişim için donanan algılara teslim etmesi bakımından tehlikeli olduğunu savunurken, bazı varoluçular ise insanın bu iletişim çabalarıyla aslında kendi öz benliğine, kendi özgün varoluşuna daha olumlu etkiler yapabileceğini söylemiş ve insan kendisini ancak bir başkası ile tanıyabileceğini savunmuşlardır. Varoluşçuluk terimi belirli bir felsefe sistemi ifade etmez. Aslında varoluşçuluğun bir sistem ya da okulu yoktur. Varoluşçuluk, Kıta Avrupası’nda özellikle 1940-1950 yıllarında gelişen, birtakım ortak kabulleri ve bir soyağacı olduğu gösterilebilen, belli bazı baskın niteliklere sahip bir felsefe türüdür. Adorno kitabında özel varoluş, insana yaraşır bir varoluşa benzemeye çalışarak ona ihanet edeceğini, çünkü bu benzeyişi genel gerçekleşme imkânından yoksun bırakacağını ve üstelik bu gerçekleşmenin kendisinin de bağımsız düşünceye her zamankinden daha çok muhtaç bırakacağını belirtir. Heidegger'e göre olgular yalnızca görünüşler değil, kendi içinde varlık'ın dışa vurumlarıdır. Bizim bu dünyada gördüğümüz her şey bir varlık yansımasından iz taşır. Bu yüzden varlık hakkında sorular sormalıdır. Jaspers ise varoluşu ussal yolla kavrayabilir, çünkü insan ancak aklıyla var olduğunun bilincindedir.

    Varoluş tasarımının ya da olanaklar içinden seçim yapmanın; inkâr, tehlike ve sınırlamaları da kapsadığı konusunda varoluşçu düşünürlerin hem fikir olduğu görülür. Asıl tehlike insanın kendisine yabancılaşması, öznelliğini yitirmesi tamamen nesnel maddesel katılığa dönüşmesidir. Bu kendi katılaşmanın önüne geçmek için Tanrısal, dinsel düşünceyi ön plana çıkaran varoluşçular ancak temiz bir iman yoluyla insanın kendisinden uzaklaşmasından kurtulabileceğini savunmuşlardır. İnsan varoluşunda iyiliği, insanlığı, içsel varoluşun erdemini arıyorsa eninde sonunda bunu gerçekleştirebilecek güçtedir. İnsanın manevi boyutunun inançsal ritüellerle beslenmesi söz konusudur. Burada düşünceler, davranışlar, niyetler insanın manevi, duygusal, içsel dünyasının zenginleştirilmesinin yolunu açacak yaşam tarzını dünyevi yaşam tarzı içinde oturtmayı düşünenler olduğu gibi, soyutlanarak Nirvana’ya, rindleşmeye, derinliğe bilgeliğe kavuşma olarak görenler de bu varoluşçuluk içinde düşünceler oluşturmuş ve savunmuşlardır. Varlıkla kendi varlığı arasında dolaylı dolaysız ilişkileri, diğer varlıklarla kendi varlığı arasındaki ilişkilerin çelişmesi, çakışması nedeniyle her düşünür, varoluşçu filozoflar kendi yöntemlerini geliştirip savunmuşlardır.

    Cevizci’ye göre varoluşçuluğu belirleyen temel özellikler şu şekilde belirtilmektedir: Varoluşçuluk, tikel ve bireyseldir. Varoluş öncelikle bir varlık problemidir ve varlığın anlamıma ilişkin bir araştırmadır. Var olanların arasından bir seçim yapma halinde çeşitli imkânlarla karşı karşıya gelinir. 

    Evrene anlamın insan tarafından verildiğini özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu öne sürer. Varoluşçuluğun özellikle insanı kendine çeken şeyi nedir sorusunun cevabı iki başlıkta toplanmıştır:

    • a) insanın kendi eylemlerindeki sorumluluğu 
    • b) bireyin dünyadaki rolü ve yeri “hayatın anlamı” ile ilgili sorunlar olarak tanımlanmıştır.

    Varoluşçuluğun Oluşumu ve Tarihsel Gelişimi 

    Felsefenin antikcağdaki serüveninin baş konularından biri insandır denebilir. ‘Bütün felsefe tarihcilerinin antikcağı yorumlayışlarında, Sokrates'ten önceki filozoflar için asıl konunun dış dünya, doğa olduğunda birleştikleri görülür. Tüm araştırıcılar Cicero'nun Sokrates, ‘felsefeyi gökten yere indirdi’ yargısını kanıt olarak ileri sürerler. Sokrates'in tüm felsefi çabası, insan ve insan yaşamı üzerinedir. 20. yüzyılın popüler akımlarından biri olan varoluşçuluk felsefesi Sokrates’ten başlayarak insanı merkeze alan öğretilerin birikimi ve dönüşümüdür. Felsefe tarihi incelendiğinde insanı temel alan felsefi yaklaşımların ilk örneği Sokrates’te görülür. Sokrates felsefi bakışı ağırlıkla ahlak felsefesi temelinde şekillenir. Sokrates’in "kendini bil" “kendini tanı" düşüncesiyle insan ne olduğunu sorgulaması gerektiği sorunuyla baş başadır. Merleau Ponty ve Abbagnano varoluş olanaklarını durumun sınırlandırdığını savunurlar. Burada sınırlar görsel fiziki maddi sınırlar olsa da manevi sınırlar bu maddi sınırlar içinde sınırlıdır. İnsan bedenini, maddi varoluş önceliğini aşamaz. Varoluşu bu yüzden çok katmanlıdır. Varoluşçuluğun akım olarak başlaması, 17. yüzyılda Pascal’ın varlık ile ilgili yaptığı sorgulamalar ile olmuştur. Pascal insanın doğal halinden hareketle bilgi sorununu ele almıştır. Sokrates’in "kendini bil" deyişinin temeliyle özellikle de insanın 'dünyaya atılmışlığı'nı işler. Pascal'ın söz ettiği insanın 'dünyaya atılmışlığı' üzerine düşünceleri kendisinden sonra gelişimini sürdüren varoluşçu felsefenin geleneği içinde yön belirler. Sartre ve Camus gibi, ateist kanada mensup düşünürler, insanın bu halinden anlamsızlığı ve saçmayı çıkarırlar.

    Pascal “sonsuz uzayların ebedi sessizliği” içindeki insanın kaygısı, günahı, tekliği ve ebedi kurtuluşuyla ilgilenerek mükemmel bir varoluşçu düşünür örneğidir. Pascal, hiçlik ve varlık arasında insanın güvensiz bir duruma düştüğü ve güvensizliği aşmak için metafizik olguların işleyişine bakış açısı getirilmesine çalışmıştır. Öz ve varoluş kavramları geleneksel varlıkbilimde büyük öneme sahiptir. Ortaçağ döneminde dünyada bulunan nesneler, Tanrısal ide'lerin gerçekleşmesi olarak görülürdü. Ama daha o zamanda yetkin olan ide'lerin yetkin olmayan nesnelerle karşılanmadığı görülmüştür. Bu neticede öz ve varoluş ayrılığı ortaya çıkmış olur. Tanrı'nın mutlak özne oluşu, tam varlık oluşu Ortaçağda üzerinde en çok durulan tema haline gelmiştir ve insanın özne oluşu, varoluşu hep bu ölçüte göre değerlendirilmiştir. Kendi kendisinin bilincine insan, Tanrı'dan yola çıkarak ulaşacaktır, henüz bağımsız özne oluşu; kendini, kendinden yola çıkarak kurması sözkonusu değildir. Ortaçağ filozofunun dinsel söylemi yer yer felsefeleştirmesinde en çok başvurduğu anlatımlardan biri olan "Ben, ben olanım" tümcesi Thomas Aquinas'ın söyleminde yine yerini alır: "Tanrı'nın özü onun varoluşudur. Varoluş kavramını yalnızca bir görüntü kavramı olarak açıklayan Aquino'lu Thomas olmuş ve ondan sonraki felsefe de öz felsefesi olmuştur. Papa tarafından aziz ilan eilen Aquino’lu Thomas, Aristoteles'i Hıristiyanlığa uydurmak için onun Tanrı'sını salt Düşünce olmaktan çıkarıp saf Varoluş (existence) olarak tanımlamış, böylece Aristotelesçi "düşünce metafiziği"nden bir "varlık metafiziği" yaratmıştır. . Özün varoluştan önce geldiğini söyleyen eski felsefelerde yaşam düşünceyle açıklanırdı. Bu tutum varoluşçulara göre doğru değildir. Önyargılar olmadan yaşama ya da varoluşa yönelip onu tüm boyutlarıyla gözlemleyip bilgiye ulaşıldığını söylerler. Kısacası, bilgiden yaşama değil, yaşamdan bilgiye geçmek gerekir. Yani yaşamın bilgisinden başka bilgi yoktur. Bu bakış biçimi felsefeye yenilik getirmiştir.

    İlk mantık kuramcıları, “olma”yı sadece bir bağlaç/yüklem olarak ifade etmişlerdir. 19. yüzyıldan bu yana ise “olmak” kendi başına bir olgu olarak ele almışlardır. “Eleştiricilik, olguculuk, yeni olguculuk, yararcılık, pragmacılık, varoluşçuluk vb. gibi çoğu çağdaş düşünceci öğretiler, Hume'cu öğretilerdir”. Varoluşçuluk felsefesi, “öz” ve “varoluş” süreçlerini irdeler. Bir şeyi yapan onun özüdür. Varoluş tek başına bir şey ifade etmez kavramlar arasında kurulan bağlantılardır. Hegel'e karşı çıkan Schelling varoluşun usa indirgenemeyeceğini insanın çok katmanlı bir varlık varoluş sergilediğini savunduğu düşünceleri, varoluşçuluğun babası Soren Kieerkegaard’ı önemli ölçüde etkilemiştir. Varoluş aslında Ben'in kendi olma serüvenidir. Ben’in gelişimi Kierkegaard'a göre umutsuzluktan geçer. Umutsuzluk olmadan Ben'i gerçeğiyle yüz yüze getiremeyiz. Kendisi olmaya cesaret etmenin, aslında bir bireyi, Tanrı karşısında sorumluluğunun ve çabasının devasalığı içinde yalnızca kendisini gerçekleştirmeye çalışmaya cesaret etmek olduğunu söyler. Düşünen özne özgürlük ve kendi egemenliği içinde yeni bir kültür sistemi kurar. Coppernicus, insanı evrenin merkezi olmaktan çıkarır. Descartes’a göre ise özne her gerçek ve doğruluğu sadece kendi içinde bulur. Descartes, dış dünya bilinci, insanın, umut, sevgi ve sadakat gibi manevi faaliyetlerine odaklanır. Bu da kişinin kişiyle olan ilişkisini içerir ve konuyu özünde "açık", kendi kendine kapanmayan olarak gösterir. Ona göre Ben'den kalkarak bütün dünyayı ele geçirebiliriz. ‘Cogito, ergo sum’ diye geçen meşhur ifadesi ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ anlamına gelir. Bu kartezyenci görüş, modern dünya görüşünün başlangıç noktasını belirler. Bütün varoluşçular Descartes'ı çıkış noktası olarak almışlardır ama hepsi de ondan yeniden ayrılırlar. Descartes'a göre ‘Ben’ varolan bir şey olarak ele alınmamış, düşünen bir şey olarak tanımlanmıştır. Bu düşünen varlık tasarımı Hegel'de son noktasına gelmiş, her şeyin temeli “düşünce” olmuştur. Hegel’e göre oluş halinde bulunmak var olmaktır. Sürekli oluş haline varlığın özündeki çelişme neden olur. Varlık, kendisi olan varlık ile karşıtı olan yokluk ile çelişmesi sonucunda varlaşır. Yalnızca varlık ya da yalnız yokluk olsa da iki türlü de kısır ve devimsiz kalırdı. Varlık, hem varlığı hem de yokluğu içerdiği için vardır. Timuçin’in belirttiği gibi varoluştan daha çok özsel varoluşu ben'in varoluşunu anlamak gerekir. Varoluşçunun "yaşıyorum"u, Descartes'ın '"düşünüyorum"u kadar mutlaktır. Tek ayrım, "düşünüyorum"un kuşku içinde uzun araştırmalar sonrasında bulunmuş olması, '"yaşıyorum'"u ise klasik felsefedeki gibi kuşkuya gerek duyulmadan doğrudan konulmuş olmasıdır.

    Varoluşçuluktan bahsedildiğinde ilk akla gelmesi gereken Karl Jaspers, “varoluş felsefesi” kavramını, “insan üzerine düşünmenin felsefi bir tarzı” olarak ilk olarak kendisinin 1931’de “Zamanın Ruhsal Durumu” adlı eserinde kullandığını belirtmiştir. Heidelberg, Jaspers kökleri geçmişte yer alan varoluş olanaklarının geleceğe dönük geçmişe yönelttiğini zaten seçilmiş olanın zaten seçilmiş olduğunu ve seçilmiş olanın dışına çıkılamayacağını öne sürdüler. Varoluş sözcüğünü bugünkü anlamında ilk kez önerip kullanan Kierkegaard’ın insanlık tarihinin en bunalımlı dönemi olarak nitelendirilen ve 20. yüzyıla ait bir felsefe anlayışı olarak ortaya çıkan egzistansiyalizmin asıl kaynağının olduğu konusunda görüş birliği vardır. Jean Wahl'in Kierkegaard için söylemiş olduğu şu sözleri büyük ölçüde tüm varoluşçu filozoflar için diyebiliriz: "Kierkegaard bizi dünyadan koparır ve bir başka benle her türlü dolaysız ilişkiyi kuşkuya koyar." Tüm varoluşçular bireyden bireye ilişkileri dramatik ilişkiler  olarak tanımlarlar.

    Varoluşçuluk 19. yüzyılın sonlarındayken en çok Almanya’da filizlenmiştir. Nietzsche, Sartre, Scheler gibi felsefeciler tarafından varoluşçuluğun tohumları atılmıştır. Hegel’in usçu ve diyalektikçi felsefesine karşı olarak Fransızlardan Blondel, Bergson, Brunschving gibi düşünürler atılan bu tohumları geliştirmişlerdir. Büyük yıkımlar ve bunalımların ardından, I. ve II. dünya savaşlarının ardından bu tohumlar iyice serpilip yayılmıştır. Batıda bir akıma dönüşmesinin bazı temel sebepleri olmuştur. Temel nedenlerden en belirgini, Descartes ve Galileo ile bilim alanındaki her gelişmeyle insanı ‘hayatın efendisi’ kıldığı düşüncesi, paralelinde 19. yüzyılın sonuna doğru ‘dinin’ gerilemesi ve batının en derinden tanığı olduğu savaşların kişilerde ve toplumda oluşturduğu anlamsızlık, umutsuzluk, kaygı ve saçmalık duygusudur. “İlk varoluşçular; sanayileşme sonrası, büyük ölçüde uzmanlaşmış, teknik, çok yönlü toplumları ilgilendiren temel meseleleri ortaya koyan düşünürlerdendir. Bu temel meseleler arasında; bireyselliğin giderek artan yok oluşu, itaate zorlayan baskılar, bilim ve bürokrasinin insan özgürlüğünü ve saygınlığını tehdit etmesi yer alır”. Savaşlar sonrası yalnızlığa, hayal kırıklığına uğrayan ve değerlerini kaybeden insanlar için çare, bireyi merkeze alan varoluşçuluktadır. Çünkü varoluşçu felsefede kişi özünü kendi yaptığı seçimlerle belirler. Genel olarak amaç insanı düşünmeye yöneltip değer kavramlarını yeniden oluşturması, arayış içine girmesidir. Belki de bu yüzden varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olarak görülmüştür.

    Kierkegaard’dan sonra varoluşçuluk iki dala ayrılmıştır: Hristiyan Varoluşçular: Dine bağlı varoluşçuluk tezini savunan “Danimarkalı Sören Kierkegaard, İsviçreli Karl Barth, Alman Karl Jaspers, Max Scheler, Landsberg, Fransız Maurice Blondel, Henri Bergson, Charles Perguy, Gabriel Marcel, Le Senne, Beyaz Rus Nicola Berdiaeff, Leon Chestov, Soloiev vb. Dinci Olmayan, Tanrıtanımaz Varoluşçular: Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jean Paul Sartre vb

    Ortak olarak iki grup da “varlığın özden önce geldiği” noktasından yola çıkarlar. Kierkegaard’ın Hristiyan teolojisini benimsediği, Jaspers ve Heidegger de insanın ancak ölüm karşısında nesneler dünyasından ve basmakalıp değerlerden koparak kendi varoluşuna döndüğünü ileri sürerler. 

    Varoluşçuluğun soyacağına bakacak olursak temelinde iki ana gelenek yatar. Birincisi, 19. yüzyılda Kierkegaard ve Nietzsche tarafından temsil edilen ve irade sahibi insana yaptığı vurguyla seçkinleşen etik gelenektir. Bu etik gelenek, biri Kierkegaard tarafından temsil edilmiş olan teolojik, diğeri ise Nietzsche tarafından temsil edilmiş olan seküler kol olmak üzere, iki ana parça ya da kola ayrılabilir. İkinci ana öğe ise, etik iradeciliğe taban tabana zıt olan bir öğe olarak Husserlci fenomenolojidir. Bu iki öğe bir araya gelerek varoluşçu felsefenin özünü oluşturur.

    Tek bir varoluşçuluktan sözetmemize olanak veren şey belki de yalnızca insancı bakıştır. Sartre ve Heidegger, varoluşçuluğun bu özelliği üzerinde durmuşlardır. Heidegger ‘Über den Humanismus-Hümanizm Üzerine’ adlı eserini yazmış, Sartre de, küçük ama çok ünlü kitabı ‘L'existentialisme est un Humanisme (Varoluşçuluk İnsancılıktır) ile varoluşçuluğun insancı yanını savunmuştur

  • Whatsapp'ta Paylaş

    Yorumlar

    İlk Yorum Yapan Sen Ol smiley


    Yorum Yap