Tarih Derslerinden Duyduğumuz Tımar Sistemi Nedir? Tımar Sisteminin Tarihi Süreci
SOSYAL MEDYA

Tarih Derslerinden Duyduğumuz Tımar Sistemi Nedir? Tımar Sisteminin Tarihi Süreci

03 Şubat 2021 10:19
  • Whatsapp'ta Paylaş

    Tarih derslerinden hepimizin kulağı mutlaka Tımar Sistemi sözcüklerine aşinadir. Çünkü; Osmanlıda Tımar Sistemi olmazsa olmaz bir yapı taşıdır. Osmanlıyı Tımar Sistemi olmadan düşünemeyiz. Peki bu Tımar Sistemi Nedir? Tımar Sisteminin tanımı ve tarihsel süreci hakkında gelin bilgilenelim.

    Tımar Sistemi Nedir?

    Tımar sistemi, Osmanlı Devleti’nin yarattığı bir kurum olmamakla beraber, Osmanlı’nın elinde etkin bir işleyişe sahip olmuş ve yüzyıllar boyunca sosyal, ekonomik ve askeri düzeninin işleyişi için bir araç olarak devlet aygıtının önemli bir kolu haline gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, kısaca tımar sisteminin Osmanlı Devleti’ne kadarki tarihsel
    arka planına değinilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir. 

    Tımar terimi ile ilgili olarak Pehlevi dilinde elem, acı, ızdırap, endişe, şefkat, dikkat, sadakat veya bakım anlamına gelen bulgulara rastlanmaktadır. Aynı zamanda terim ne Türkçe ne de Moğolcadır ve Rumcadaki timarion ise Osmanlıca’dan geçmiştir. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Farsça bir hükmünde “tımar” terimi kullanılmaktadır. Ancak bu dönemde terim hâlâ kurumsal bir manada kullanılmamaktadır. Terim, en eski tahrir
    defterlerinde kurumsal anlamıyla kaydedilmektedir. Bunlardan birisi Arvanid
    Sancağı’na ait defterdir. Bir diğerine Aşıkpaşazade Tarihi’nde rastlanmaktadır. Aşıkpaşazade Tarihi’nde “Karaca Hisar sancağı ki ona İnönü derler, oğlu Orhan Beğ’e verdi. Sübaşılığını kardeşi Gündüz’e verdi. Bu da bir yarar yoldaştı ve kendileriyle birlikte gelmişti. İnegöl’ü Durgut Alp’a verdi. Şimdi dahi o azizin adı anılır. İnegöl yöresinde köyleri var ki ona Durkuteli derler. Kayınatası Ede Balı’ya Bilecik gelirini tımar verdi” şeklindeki ifadelerden Osman Bey’in silah arkadaşlarına tımar dağıttığı tespit edilebilmektedir.
    .

    Osmanlı Devleti, kurulduğu coğrafya ve temel itibariyle eski Türk-İslam Devletleri, İran ve Bizans Devleti’nden miras aldığı yapıdan doğal olarak etkilenmiştir. Bu durum, devletin teşkilat yapısı ve müesseselerinin birçoğunda görülmektedir. Bunlardan biri tımar sistemidir. Tımar sisteminde Anadolu Selçukluları’nın ikta sisteminin temel alındığı bilinmektedir. İkta, “mülkiyeti devlete ait arazinin rakabesinin veya menfaatinin hazinede istihkakı bulunan kimseye ülülemr tarafından verilmesi yerinde” ifadeleriyle
    tarif edilmektedir. Erken dönem İslam devletlerinde kati’a denen topraklar, vergilerini toplamak için önde gelen şahıslara verilir, karşılığında bu şahıslar devlete öşürlerini öderlerdi. Kati’a denen bu toprak parçalarının özel mülke dönüşmesiyle birlikte geri alınamaz veya başkasına tahsis edilemez hale gelmesi, bu sistemin yerine ikta adıyla yeni sistemin uygulamaya konulmasına zemin hazırlamıştır. Sistemin uygulamaya girmesiyle, şahıslara toprağın mülkiyeti değil, yalnızca gelirini toplama hakkı devredilmiş ve gelirlerinin vergilerini öşür olarak ödemeleri beklenmiştir.

    Ikta sisteminin tarihi seyri içinde Selçuklular dönemi önemlidir.

    Bu dönemde Nizamü’lmülk’ün düzenlemesiyle ıkta sisteminde bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler sistemi daha düzgün bir hale kavuşturmuştur ki sistem Nizamü’lmülk ile özdeşleştirilmiştir. Bundan dolayı bazı müellifler sistemin ilk defa Nizamü’l-mülk eliyle Selçuklular döneminde uygulanmaya başlandığını zikretmektedir. Nizamü’l-mülk ile oluşan bu yeni ıkta düzeninin daha önceki İslam devletlerindeki klasik ıkta sisteminden farklı olup Büyük Selçuklulardan sonra Atabegler, Harezmşahler, Türkiye Selçukluları, Eyyubiler, Memlukler, Osmanlı ve Hindistan’da kurulan Müslüman Türk devletlerinde de var olan toprağa bağlı ordu sisteminin kurulmasına zemin hazırladığı şeklinde yorumlanmaktadır. Türkiye Selçuklu Devleti’nin ıkta sistemi ise Büyük Selçuklu Devleti ıkta sisteminden farklı olup kendine has özellikler taşımaktadır.

    Osmanlı Devleti ıkta’sının da menşeinin Orta Asya geleneğine dayalı olduğu, eski Türk toprak hukuku ve “ortak hâkimiyet” prensibinin yeni şartlara uydurulması olarak değerlendirilmektedir. Buna karşın, ıkta üzerinde Orta Asya geleneğinin etkisi tamamen reddedilmemekle beraber, Türklerin Anadolu’ya geldikleri sırada bölgede uygulanmakta olan Bizans “pronoia”sı, İslam ve Sasani geleneklerinin de belirleyici rolü olduğu düşüncesi üzerinde durulmaktadır.

    Selçuklu ıkta’sının ve Bizans pronoia’sının, Osmanlı Devleti’ndeki tımar sistemiyle benzer tarafları görülmüş ve buradan hareketle her ikisinin de Osmanlı’nın tımar sisteminin köklerini teşkil edebileceği sonucuna ulaşılmıştır 14. Ortaçağ şartları değerlendirildiğinde tımar ve pronoia tarzı sistemler ihtiyaç doğrultusunda ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Dönemin şartları gereği atlı askerlerin ihtiyaçları yalnızca kırsal çevrede karşılanabilmekte ve devletin gelir kaynağını teşkil eden ve ayni olarak ürün üzerinden alınan öşürler toplanarak mahalli pazarlarda paraya çevrilmekteydi15. Bu doğrultuda Orta Doğu, Avrupa ve Anadolu coğrafyasında bu türden sistemler ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti ise bu sistemlerin her birinden değişik unsurlar almış, bünyesi içinde yoğurarak kendine özgü tımar sistemini uygulamıştır.

    Osmanlı Devleti, XIII. yüzyılın sonlarından XX. yüzyılın başlarına kadar devam etmiş, üç kıtaya yayılmış ve hüküm sürmüştür. Bu bağlamda uzun soluklu bir siyasal kuruluş olan devlet, klasik, klasik sonrası ve modernleşme dönemi olarak üç evrede incelenebilir. Klasik dönem, devletin kurumsallaştığı ve devletin temel aygıtı olan sistemlerin oluşturulduğu bir zaman dilimi olarak değerlendirilmektedir. Bu dönem, Osmanlı tarihçilerinin genel kabulüne göre XVII. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir.

    Osmanlı Devleti’nin temeli olan iki kurumu, tımar sistemi ve kul sistemi/Kapıkulu Sistemi’dir.

    Bu iki sistemin, devletin merkezî mutlak bir niteliğe kavuşmasında ve uygulanmasında ve padişah otoritesinin ülkenin her bir yanında etkili olmasında etkin bir rolü olmuştur. Barkan tımarı “Osmanlı İmparatorluğu’nda geçimlerini veya hizmetlerine ait masraflarını karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsili salahiyeti ile birlikte tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarına ve bu arada bilhassa defter yazılarındaki senelik geliri 20000 akçeye kadar olan askeri dirliklere verilen isim”18 olarak tanımlamaktadır. Aynı zamanda prekapitalist ekonomik düzeyde büyük ve kuvvetli bir devleti ayakta tutabilmenin özgün ve başarılı bir yolu olarak kendini dayattığı bir sistem şeklinde yorumlanmaktadır. Doğu ve Batı’da çeşitli dönemlerde türlü şekillerde var olmuş ve uygulanmış olan benzer usuller, Osmanlı İmparatorluğu’nda tımarlı sipahi denilen bir eyalet süvari ordusunun teşkilatlandırılmasında asırlarca başarıyla kullanılmıştır.

    Osmanlı Devleti’nde tımar sistemi temelde üç önemli fonksiyonu yerine getirmiştir. Bu fonksiyonlardan ilki, sistemin askerî yönüdür. Devlet, tımar sistemi sayesinde dönemin şartları çerçevesinde toplanması mümkün olmayan miktardaki vergiyi sipahiye tahsis ederek, büyük bir harcamaya girmeden muazzam bir orduya sahip olabiliyordu. Sistemin ikinci fonksiyonu idarî yönüdür. Devlet, görevlendirdiği ve doğrudan merkeze bağlı olan askerlerle hâkimiyetini ülkenin dört bir yanında hissettirmektedir. Bu şekilde merkezdeki devlet hem reayanın güvenliğini sağlayabilmekte hem de tehdit unsurlarını ortadan kaldırabilmektedir. Sistemin üçüncü fonksiyonu ise malî yönüdür. Eski dünyanın şartları itibariyle devletin mali örgütü organize edecek görevli yetiştirmesi ve finanse etmesi mümkün değildi. Miri arazide tımar sistemi vasıtasıyla devlet, eyaletlerden toplanacak ayni vergiler için çok sayıda memur görevlendirmekten kurtulmakta ve vergi kaynağını da güvence altına almaktadır. Böylece topraklarının büyük bir kısmını kontrol altında tutan devlet, merkezi hazineden yüklü harcamalar yapmadan dönemin şartları itibariyle güçlü bir orduya da sahip olmaktadır.

    Sistemin fonksiyonel yönüne dair açıklamalar bu çerçevede şekillenirken, Osmanlı iktisadiyatına dair eski ve yeni açıklamalar ve modellemeler de söz konusudur. 

    Tımar sistemi, Orhan Bey döneminden başlayarak gelişen bir yapı olmuştur. İmparatorluk coğrafyasında hâkim arazi rejimi haline gelen sistem idarî, malî ve askerî yapısıyla XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar imparatorluk coğrafyasında devam etmiştir. Salyaneli eyaletler bu uygulamanın dışında tutulmuştur. Mısır, Trablusşam, Halep, Bağdat, Basra, Musul, Trablusgarp, Hicaz, Yemen, Rakka, Habeşistan, Lahsa bu eyaletlerdendir21. Barkan’ın verilerine göre 1527-28 yıllarına ait mali yılı bütçesinin verdiği rakamlara göre 537.929.006 akçelik vergi gelirinin Rumeli eyaletinde % 46’sı, Anadolu eyaletleri % 56’sı, Diyarbekir’de % 63’ü, Halep ve Şam’da % 38’i ve tımar sistemi tatbik edilmemiş olan Mısır’ın geliri hesaba katılmadığında genel vergi tutarının % 49,8’i, Mısır dâhil edildiğinde ise %37’si, 37.521 tımar sahiplerinin tasarrufunda bulunmaktaydı. Bu tımarlardan 9.653’ü kale mustahfızı iken 27.868’lik büyük bir kısmı ise eşkinci tımarıydı. 22 XVI. yüzyıl boyunca devam eden fetihler, ekonomik refah ve nüfus artışıyla birlikte tımar sistemi de gelişmeye devam etmiştir. Bu döneme ilişkin Ayni Ali Risalesi’nde yer alan bilgiler de bu dönemde sistemin yaygınlaştığını teyit eder durumdadır. Barkan, 1654 tarihli Sofyalı Ali Çavuş’un risalesinde tımarlı sipahilere dair verdiği rakamların abartılı olduğunu söylerken, Ayni Ali’nin verdiği 100 bin civarındaki bilgileri daha gerçekçi olarak değerlendirmektedir.23 Tımar, devletin vergi ve toprak sistemi ile birlikte taşra idaresinin işleyişinde doğrudan etkili olmuş çok fonksiyonlu bir sistemdir. Osmanlı Devleti’ndeki işleyiş mekanizması ve çözülmeleri yorumlamak için sistemdeki değişim ve dönüşüm takip edilebilir. Bunun için sistemin Ordu ve yöresindeki işleyiş mekanizmasında görünen değişim/dönüşüm ve süreklilik unsurlarını ortaya koymak gerekmektedir.

    Klasik dönemde Ordu ve yöresinde tahrirler çağı olarak tanımlanabilecek ortalama 300 yıllık bir süreç yaşanmıştır. Bu süreç yörenin Osmanlı tarafından fethi ile başlamaktadır. Bölgenin Türkler tarafından fethi 1380 ve 1390 yılları arasındadır. Ancak Osmanlı yönetimine 1427’de katılmış24 ve tahrir işlemleri başlamıştır. Tımar sisteminin uygulanması İnalcık’ın deyimiyle “bir memleketin Osmanlı Devleti’ne ilhakı demek, orasının tahrire tabi tutulması” anlamına gelmektedir. Bu durum Barkan tarafından “yeni fethedilen bölgede, eğer burada tımar sistemi uygulanacaksa, yapılan tahrir işlemi, bölgenin mevcut durumunu ortaya çıkarmakta, böylece Osmanlı Devleti’nin uygulayacağı idarî teşkilatın çerçevesi belirlenebilmektedir” şeklinde yorumlanmıştır.

  • Whatsapp'ta Paylaş

    Yorumlar

    İlk Yorum Yapan Sen Ol smiley


    Yorum Yap