Pozitivizm Nedir? Pozitivizmin Tarihi ve Türkiye'de Tarihindeki Yeri
Kişisel Gelişim

Pozitivizm Nedir? Pozitivizmin Tarihi ve Türkiye'de Tarihindeki Yeri

09 Şubat 2021 19:07
  • Whatsapp'ta Paylaş

    Pozitivizm ne demek? Pozitivizmden, pozitivizmin tarihinden, Batı ve Türkiye’deki etkilerini sistematik olarak sunmak için sizler için derin bir araştırma yaptık.

    Pozitivizm Nedir? Pozitivizmin Doğuşu ve Tarihi

    “Pozitivizm/Olguculuk” kavramının Batı düşüncesinde ilk kez Saint Simon (1760- 1825) tarafından bilimsel bir metod ve bu metodun felsefeye uygulanması anlamında kullanıldığı, Simon’un görüşlerinden etkilenmiş Auguste Comte tarafından felsefi bir harekete gönderme yaptığı bilinir. Pozitivizm terimini sadece bir felsefi ekol olarak değil bilim, edebiyat, hukuk, sanat gibi farklı alanlarda kullanılır: Söz gelimi; pozitif sözcüğü günlük konuşma dilinde olumlu bir davranışı veya düşünceyi, matematikte belirli özellikteki sayılar topluluğunu belirtir. “Pozitif yük”, “pozitif kutup” gibi tamlamalarla deneysel bilimlere ait kavramlar olarak, hukukta “pozitif hukuk” terimi “doğal hukuk” deyiminin karşıtı bir anlam olarak karşımıza çıkar. Yine belirli ilkeleri olan ve bu ilkelere göre çalışan bir bilgi türü için “Pozitif bilimler”deyimi kullanılır. Felsefedeki kullanımıyla Pozitivizmin ise belirgin özelliği “bilimi tek geçerli bilgi olarak görmesi ve olguları (facts) bilinebilen ve üzerinde inceleme yapılabilecek tek obje olarak kabul etmesidir”. Diğer bir ifadeyle pozitivizm sadece pozitif olarak, deney yoluyla bilinebilene değer veren bir görüştür. Yukarıda “Pozitif” kavramının kullanımlarından anlaşılacağı üzere “Pozitif “ kavramı farklı alanlarda, farklı disiplinlerde farklı anlamlara gelmektedir.

    Genel olarak bir düşünce akımını doğru anlamanın yolu, o düşünceyi oluşturan arka planı ve onun sonuçlarını iyi bilmekten geçmektedir. Bir düşünce akımını ve bilimsel bir gelişmeyi tarihselliğinden ve karşı olduğu düşüncelerden yalıtılarak tam anlama girişimi doğru olmayacaktır. Saint-Simon ile takipçileri Fransız devrimi ve endüstri devrimi gibi devletleri ve toplumları kökünden sarsan gelişmelere tanık olmuşlardır. Bu dönemde yaşanan bilimsel gelişmeler çok ciddi ekonomik, hukuksal, siyasal, ahlaki, politik etkiler oluşturmuştur. Onlara göre toplum; bilimsel gelişmelerin yol açtığı yeni bir çağda yaşamaktadır ve bu yeniçağ orta çağdan ve onun temsil ettiği şeylerden kopuşu getirmelidir. Bu amaçla toplum pozitif esaslara göre yani bilimsel yöntemlere göre yeniden düzenlenmelidir. Bu bakımdan Pozitif felsefenin bu dönemde ortaya çıkması yukarıda da bahsettiğimiz gibi kendine has tarihsel koşullarla izah edilebilir. Bireyin tekil olarak tarihin akışındaki rolü yadsınamaz fakat bireyi oluşturanın içinde yaşadığı zaman, toplum, değerler dünyası, eğitim sistemi ile diğer bazı tarihsel koşullar olduğu unutulmamalıdır. Pozitivizmin Saint-Simon ve A. Comte’un eserlerinde belirmesini bu açıdan değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olarak görünmektedir.

    1. Pozitivizmin Batı Düşünce Tarihindeki Yeri

    Orta Çağda Roger Bacon’dan (1214-1292) başlayan, Kopernik (1473-1543), Kepler (1571-1630), Galileo (1564-1642) ve Newton (1642-1727) ile sonlanan bilimsel çalışmalar serisi bilim, dünya ve Batı düşünce tarihinde önemli bir zincirdir. Bu bilim insanlarının çalışmaları ve felsefi düşünceleri birbirlerini beslemiş ve ulaştıkları sonuçlar etki yaratmıştır. Bahsedilen çalışmaların ortak yönü, yöntem olarak gözlem ve deney kullanılarak, fizik nesnelerin ve olayların neden-sonuç ilişkisi içerisinde nicel bir dille ifade edilmesi ve aralarındaki ilişkinin bu dille açıklanabilmesidir. Tarihçiler bahsedilen bilim insanlarının çalışmaları ve yakaladıkları devrimsel başarılar dolayısıyla 16. ve 17. yüzyıllara “bilimsel devrim çağı” adını vermişlerdir.

    Doruk noktasını Newton ile yaşayan yukarıda bahsedilen bilimsel gelişmeler serisi Aristoteles’in evrene yönelttiği “niçin?” sorusundan ve bu soruya uygun felsefi cevaplardan vazgeçmeyi ifade eder. Yeni soru “nasıl?” sorusudur. Evrene “nasıl?” sorusuyla yönelim, Aristoteles’in evrene ilişkin teolojik ve nesnelerin içinde var olduğuna inanılan erek anlayışından, evrenin akılla kavranabilen, determinist ve mekanist bir yoruma geçişi getirmiştir. Böylece nesneler için bir erek varsayma anlayışı terkedilmiştir. “Nasıl?” sorusu ile evren artık, rasyonel olarak işleyen ve bu işleyişi akılla kavranabilen bir yapıdadır. Bir örnek vermek gerekirse, gece ve gündüz gibi olağan bir olguya teolojik açıdan yaklaşılırsa “niçin?” sorusuna cevap bulmak gerekir. Bir teolog inandığı kutsal kitaba göre bu soruyu cevaplandırır ve Aristoteles sisteminin teolojik bakış açısı bu izaha uygun bir zemin de hazırlar. Newton sistemi ise bu olguya “nasıl?” sorusu ile yaklaşır ve bize bu olgunun nasıl gerçekleştiğini bildirir. Newton’un bu mekanik evreninde sorulan soruya akla dayanan bir cevap bulunur.

    Nesneler, içinde bir erek barındırdığını iddia eden Aristotelesçi bakış yerine ölçülebildiği, gözlenebildiği ve denetlenebildiği sürece bilimin konusu olan nesneler haline dönüşmüştür. Matematik formüller aracılığıyla bu nesnelerin hareketleri birbirleriyle ilişkileri ortaya konmuştur.

    Doğanın bu Newtoncu yeni yorumu evrenin akılla kavranabilmesini, nesnelerin hareketlerinin ve birbirleriyle ilişkilerinin matematik bir dille ifadesini sağlamıştır. Bu yeni yorumda sadece ölçülebilen ve gözlemlenebilen nesneler bilimin konusu haline getirilmiş, böylece “niçin?” sorusu ve ona verilecek felsefi cevaplar önemsiz kılınmıştır.

    Onaltıncı ve onyedinci yüzyılda adına “Bilimsel Devrim Çağı” denen sürede nicel bir dille ifade edilen evren, duyu organlarımızla algıladığımız bir evren olmaktan ziyade mekanik bir tarzda işleyen evren olmuştur. Bu Newtoncu bakış, yöntem ve hadiseleri birbirine neden-sonuç ilişkisi ile bağlayan mekanist anlayış, uzun yıllar boyunca bilimsel çalışmalara yön vermiş ve gerçek bilim olarak kabul edilmiştir). Newtoncu mekanik, gel-git olaylarını, yer çekimiyle ilgili öteki doğa olaylarını, yıldızların ayın ve gezegenlerin hareketlerini ince ayrıntılarına kadar açıklamış ve kurduğu matematikle kendisini dünyaya kabul ettirmiştir. Sunduğu yöntem, evren yorumu ve kazandığı başarılar ile Newton fiziği “kesin” bir bilim örneği ve öteki bilimlere model teşkil eder hale gelmiştir. Öteki disiplinler klasik fiziğin bahsedilen bu mekanistik yaklaşımını kabul etmiş ve kendini bu örnek üzerine inşa etmiştir. Çalışmamızın Pozitivizmin doğuşunu etkileyen unsurlar bölümünde, Saint-Simon ve A. Comte’nin eserlerinde bilimsel yöntemi örnek almak gerektiğinden ve toplumu da buna göre yeniden inşa etmek istemelerinden anlatılmak istenen budur. Tarihsel olarak pozitivizmin, pozitif felsefenin yukarıda anlatılan nedenlerden dolayı o dönemde bu eserlerde belirmesi ve pozitif felsefe akımına yüklenen anlam buradan gelmektedir.

    Mekanist dünya görüşünün tam olarak kendini kanıtlaması ve yerleşmesi ile fizik bilimi ve Newtoncu yöntemler tüm diğer doğa ve toplum ile ilgili disiplinlerin örneği ve temeli durumuna yükselmiştir. Makine olarak tasavvur edilen dünyanın anlaşılmasının tek yolu Newtoncu mekaniği kabul etmek olmuştur. Newton sistemi ile doruk noktasını yaşayan sistemin kendini kabul ettirmesi ile Avrupa’da sadece dünya görüşü ve kavrayışı değişmemiştir, rasyonel ve mekanik düşüncenin de önü açılmıştır. Newtoncu bilim anlayışı böylece doğa, insan ve toplumu anlamada çok geniş bir uygulanabilirlik alanı kazanmıştır. İnsanı incelemek üzere oluşan sosyoloji, psikoloji, iktisat disiplinleri bile bahsedilen örneği almak ve onun yöntemlerini kullanmak durumunda kalmışlardır . Newton sonrası felsefi, teolojik ve entelektüel hayat bir yöntem olarak “niçin?” sorusundan ziyade “nasıl?” sorusu ile ilgilenmiş ve bu soru felsefe ile beraber öteki disiplinleri şekillendirmiştir.

    Şafak Ural, bir fizik teorisi olmasından ziyade sadece bilimleri değil günlük hayatı bile değiştiren Newtoncu bilimin Rönesans ile birlikte Aydınlanma ile ilişkisine değinir ve Aydınlanma denen olgunun günümüze kadar olan etkisinden bahseder. Aydınlanma onsekizinci yüzyıl Avrupası için o döneme verilen addır. Bu dönem evrenin akılla kavranabileceği inancını ve buna bağlı olarak akıl sahibi insanın bağımsız bir nesne durumuna gelerek bireyleşmesini ifade eder. Bireyleşen özne, evrene aklıyla yönelmiş, onu anlamaya çalışmış ve böylece kendi kimliği ile kültürel varlığını inşa etmiştir. Newtoncu sistem ile Rönesans’ın etki ettiği aydınlanma döneminde, insanın aklıyla evreni kavrayabileceği inancı ve bu yolla bireyleşmesi, insana kendi sorumluluğunu taşıyabilen nitelikler kazandırmıştır. Aydınlanma ile birey Orta Çağın Hristiyanlık inanışından olan daha çok inanma yerine daha çok bilerek inanmaya yönelmiştir

    Alman ve Fransız aydınlanmaları ile birlikte aydınlanmayı oluşturan İskoç Aydınlanması, Newton fiziğinin ihtiyaç duyduğu felsefi temelleri sağladı. Locke, Hume ve Berkeley gibi İskoç düşünürlerin duyumcu felsefeleri Newton fiziğinin empirik temeller üzerine inşa edileceği felsefi temeli sağladı. Bu felsefi alt yapı ile Aristoteles teolojisinden beslenen erek/amaç/telos varsayan “niçin?” sorusundan, “nasıl? sorusuna ve bu soru dolayısıyla verilecek nesnel, empirik cevaba geçişin, günlük yaşamı da kapsayan birçok değişikliğin ve yeni bir bakış açısının yerleşmesine felsefi olanak sağladılar. Bilindiği gibi empirizm fizik dünyanın varlığını, duyu verilerinin sağlamış olduğu verileri ve bu verilerin doğruluklarını tartışma konusu yapmaksızın kabul eder. Bu noktada Newton fiziğinin ihtiyaç duyduğu empirik felsefi temeli sağlayan İskoç Aydınlanmasının temsilcisi bu düşünürler, Newton fiziğini yorumlaması ve ona sundukları katkılarla yeni bir paradigma oluşmasına yardımcı oldular. 

    Bu başlık altında bahsettiğimiz onaltıncı ve onyedinci yüzyıldaki bilimsel çalışmalar serisi “niçin?” sorusundan “nasıl?” sorusuna geçişi, evrenin akılla kavranabileceği inancını ve nesnelerin ve bu nesnelerin hareketlerinin nicel bir dil ile ifade edilmesini getirmiştir. Bahsedilen değişim ve yakalanan başarılar öteki tüm disiplinleri etki altına almış ve bu disiplinler de kendilerini fizik bilimi örneğine göre kurmak iddiasında bulunmuşlardır. Bu bakımdan S. Simon, A. Comte ve onların ardıllarının pozitif felsefenin ne olması ve ne yapması ile ilgili düşünceleri bahsedilen bilimsel çalışmaların ve onların etkileri ile ilgilidir. Belirtilen değişim Batı’nın tüm kurumlarına ve insanların düşünüş şekillerine güçlü kalıcı etkiler bırakmıştır, eğitim sistemlerini, sosyal ve fen bilimleri ile ilgili disiplinlerini, değer dünyalarını, günlük hayatlarını biçimlendirmiştir.

    Batının evreni “nasıl?” sorusuna göre yeniden kurgulaması sonucu oluşan yeni bir teorik yapı, yeni bir düşünüş tarzı oluşmuştur. Bu yapı ve tarz ile birlikte oluşan yeni felsefe, batı toplumlarına rasyonel bir toplum düzeni kurma olanağı sağlamıştır. Batının kurmuş olduğu bu son derece rasyonel yapı ve onun ürünleri olan teknoloji, kültür ve medeniyet bugün tüm dünyayı etkisi altına almıştır. Bu onun istediği her şeyi güç vasıtasıyla elde edebilen bir konuma getirmiş ve böylece sorumluluklarını kendi dışına taşımış olmasına neden olmuştur. Bugün Batı insanı sadece “nasıl?” sorusu çerçevesinde şekillenen bir düşünüş ve felsefe dünyasına sahip olmuş ve toplum sadece bu soru üzerine inşa edilmiştir. Böylece Batı insanı mekanikleştirmiştir. Bugün Batı’nın ihtiyaç duyduğu şey “niçin?” sorusunu sorarak (metafizikle) kendi yaptıklarıyla ahlaki hesaplaşmasını gerçekleştirmektir.

    2. Pozitivizmin Türkiye Düşünce Tarihindeki Yeri ve Etkisi

    Pozitivizmin Türkiye düşünce tarihindeki yeri ve etkisi, Avrupa’da yaşanan yukarıda kronolojik sırası kısaca verilen bilimsel gelişmelerden ve bu bilimsel gelişmelerin düşünce dünyasında yol açtığı değişiklikler ile bunların etkisinden ayrı düşünülemez. Osmanlı devletinin siyasal, askeri ve kültürel dünyasında baş gösteren duraklama ve gerilemeler, devleti bazı reformları ve ıslahatları yapmaya itmiştir. içinde yaşadığı dünyadan ve zamandan bağımsız ve yalıtık kalması düşünülemeyecek olan Osmanlı devleti, karşı karşıya kaldığı sorunları kendi kurumları ve imkanları ile çözemeyeceğini idrak ettikten sonra bu sorunları çözebilmenin yolunu Batıyı anlamak ve onun başarısının sırrına erişip onu örnek almak olarak belirledi. Esasında bu durum sadece Osmanlı devleti için değil Batı dışı tüm toplumlar için bu şekilde gerçekleşmiştir. Büyük bir refah ve zenginlik kazanmış olan Batı galibiyeti, Batı dışı toplumlar ise mağlubiyeti temsil etmekteydi. Böylece on yedinci ve on sekizinci yüzyıllar Osmanlı devleti için sorunları çözmek için teşhisler koyup yeniden yapılanma yılları olurken on dokuzuncu yüzyıl başarı kazanmış batı tarzı yeni bir düzen oluşturma yılları olmuştur.

    gafak Ural, bu yıllarda Osmanlı devletinin pozitivizmden ve pozitivizmin felsefi arka planından ziyade Aydınlanmanın farkında olduğunu belirtir. Ona göre Osmanlı devleti Aydınlanma ile başlayan hareketin farkındadır. Teknik ve askeri olarak Batının üstünlüğünü kabul eden Osmanlı devleti Batıyı daha yakından tanımak, orada gerçekleşen gelişmeleri yakından takip etmek ve karşı karşıya kaldığı sorunları çözebilmek maksadıyla yaptığı diğer girişimlerin yanında Avrupa’da elçilikler açmış, Batı tarzı eğitim-öğretim kurumları teşekkül ettirmiş ve Avrupa’ya öğrenci yollamıştır. Bu durum bize Osmanlının Ural’ın da belirttiği gibi ortaya çıkan hareketin farkında olduğunu ve onu anlamaya çalıştığını gösterir.

    Döneme has bazı koşşullardan dolayı Osmanlı devleti öğrencilerini, aydınlarını Fransa’ya göndermiştir. Fransa’ya gönderilen öğrenciler, teknik personel ile bürokrat ve aydınlar Avrupa’da yaşanan eşine az rastlanır refah ve zenginliğin temelinde bilimi ve pozitivist felsefeyi görmüşlerdir. Pozitivizm onlar için ilerleme ve gelişmişlik anlamına gelmiştir.

    Pozitivizmin Türkiye’ye girişi felsefi kanallar vasıtasıyla olmamıştır. Pozitivizm Türkiye’ye Avrupai tarzda oluşturulan eğitim kurumları, mevcut eğitim kurumlarına konulan pozitif bilim dersleri, yukarıda bahsedilen Fransa’ya öğrenci gönderimi, yurda gelen bazı teknik uzmanlar ve bazı dernekler aracılığıyla girmiştir. A. Comte ve ardıllarının pozitif felsefesinden etkilenen Osmanlı aydın ve bürokratları cemiyetler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti-Jön Türkler, ittihat ve Terakki Cemiyeti) ve dernekler (Servet-i Fünun, Ulum-i iktisadiye, içtimaiye Mecmuası) kurmuştur. Pozitivizmden etkilenerek kurulan bu cemiyetler ve dernekler ile Osmanlı toplumunun ve devletinin sorunlarını çözmeye ve pozitivizmi kitlelere tanıtmaya çalışmıştır. Eserleri ile Pozitivizme katkı sunamayan Osmanlı aydını pozitivizmden anladıklarını halka aktarmış ve böylece halk nezdinde pozitivizmi tanıtarak yaygınlaGmasında rol oynamıştır.

    Cumhuriyeti kuran asker sivil kadrolar gibi Mustafa Kemal Atatürk de bahsedilen pozitif etkinin uzağında değildir. Kendisi, askeri kabiliyetleri yanında entelektüel kapasitesi ve birikimi olan bir Osmanlı kadrosudur. Kendisinin “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünden pozitivizmden etkilendiği yorumunu çıkaran Ural, Atatürk’ün Avrupa’da gerçekleşen gelişmelerden haberdar olduğunu belirtmektedir. Aydınlanmanın sadece felsefi olarak değil ekonomik, siyasi, kültürel ve teknolojik güçlü etkiler yaratarak dönemini değişime ve kökten bir dönüşüme zorladığını belirten Şafak Ural, Cumhuriyetin kurulmuş olmasını böyle bir zorunluluğa bağlamaktadır. Büyük teknolojik gelişim, sanayi devrimi ve aydınlanmanın dünyada siyasal yapıyı, yönetim şekillerini değiştirmemesi mümkün değildir. Ona göre Cumhuriyet’in kurulmuş olması imparatorluğun çökmesinden ziyade zorunlu bir dönüşümü ifade eder. Ural, Osmanlı devletinin bu değişim ve dönüşüme ayak uydurmak istediğini fakat bunu başaramadığını, Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmasının ve ardından yaptıklarının, dünyanın her yerinde etkisi hissedilen ve yukarıda bahsedilen değişimin Türkiye’deki yansımaları olduğunu dile getirmektedir.

    Cumhuriyeti kuran kadrolar pozitivizmden anladıkları ile yeni bir devlet, yeni kurumlar, yeni bir eğitim sistemi ve yeni bir kültür inşa etmek istemişlerdir. Bu amaçla eski ile bağlarını kopararak, dilde, günlük yaşamda, kültürde ve bürokraside yeni bir içerik ve söylemle kurucu rolünü üstlenmişlerdir. Siyasal iktidarların tutumları, dünyayı ve gelişmeleri algılayış ve yorumlayış şekillerine göre değişen ve yeniden organize edilen kurumlar ve politikalar olsa da Türkiye’de pozitivist anlayış ve yaklaşım bugün de etkisini sürdürmektedir.

    Bu noktada Şafak Ural’ın Batı toplumu ile Türk toplumunu karşılaştıran fikirlerine yer vermek çalışmamız açısından faydalı olacaktır. “Pozitivizmin Batı Düşünce Tarihindeki Yeri” başlıklı bölümün sonunda Batı toplumunun “nasıl? sorusu ile kurmuş olduğu rasyonel toplumdan bahsetmiştik. Ural’a göre bizim Batı dünyası ile farkımız bu noktadadır. Onlar sadece “nasıl?” sorusu ile bir felsefe ve düşünüş tarzı geliştirmişler bununla teknik, teknolojik kültürel başarılar kazanmışlardır. Fakat bir yönden de bu onları makineleştirip yaptıklarının ahlaki sorumluluğunu almamaya yöneltmiştir. Ural’a göre bizim rasyonel bir sosyal yapı, hukuk ve devlet düzeni kurmamız gerekmektedir. Bizim ihtiyacımız olan şey insanın bireyleşmesidir. Onlar sadece “nasıl?” sorusu ile düşünüp eylerken, bizim yaptığımız sadece “niçin?” sorusu ile bunları gerçekleştirmek olmuştur.

    Bugün ihtiyacımız olan şey “niçin?” sorusunu ihmal etmeden “nasıl? sorusunu temele alarak evrene yönelmemiz, sosyal ve hukuksal yapımızı, yaşamımızı buna göre rasyonel bir şekilde kurmamız olmalıdır. İnsanın makine olmadığını unutmadan yani hem nasıllar ve hem de niçinler ile hareket ettiğini bilerek toplumu, sosyal düzeni, yaşamı bu iki soru ekseninde kurmalıyız.

  • Whatsapp'ta Paylaş

    Yorumlar

    İlk Yorum Yapan Sen Ol smiley


    Yorum Yap