Frengi (Sifiliz) Hastalığı Nedir? Frengi Hastalığının Belirtisi ve Tedavi Yöntemi
Sağlık

Frengi (Sifiliz) Hastalığı Nedir? Frengi Hastalığının Belirtisi ve Tedavi Yöntemi

18 Şubat 2021 12:11
  • Whatsapp'ta Paylaş

    Frengi ya da Sifiliz dediğimiz hastalık tedavisi gerçekleşmediği takdirde ölüme kadar götüren çok kötü bir hgastalıktır. Günümüzde pek yaygın olmasada yine de önemli ölçüde insan ölümüne sebebiyet vermektedir. Biz de sizler için Frengi (Sifiliz) hastalığını derinlemesine araştırdık.

    Frengi (Sifiliz) Hastalığı Nedir?

    Bulaşıcı hastalıklar, insanlardan ve hayvanlardan insana geçebilen enfeksiyon hastalıklarıdır. Tarihte ne kadar geçmişe gidilirse gidilsin insanoğlu her zaman hastalıklarla karşı karşıya kalmış ve mücadele etmiştir. Birçok hastalığın bulaşıcı özelliğe sahip olmasından dolayı kısa sürede hastalıklar salgın halini almış ve tüm coğrafyaları kasıp kavurmuştur. Hastalıkların yaratmış olduğu tahribat sadece sağlık sisteminde değil ülkelerin ekonomik ve demografik sistemlerinde de sorunlar yaratmış ve devletleri ciddi problemlerle karşı karşıya bırakmıştır. Cumhuriyet döneminde de ciddi problemlere neden olan salgınlar, devleti koruyucu sağlık hizmetlerini geliştirmeye ve bu hizmetleri ülke sınırları içerisinde en ücra köşeye kadar ulaştırmaya yönlendirmiştir. Salgın ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele kapsamında Cumhuriyet dönemini oldukça meşgul eden salgınlardan biri de frengi hastalığı olmuştur.

    Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni de fazlasıyla meşşgul eden zührevi hastalıklardan frengi, genel olarak cinsel yollarla bulaşan salgın ve bulaşıcı bir hastalıktır. Devletlerin gelecek nesillerini tehlikeye atan bu hastalığın, dünyaya nereden yayıldığı noktasında farklı görüşler bulunmaktadır. Hastalığın en yaygın bulaşma yolunun cinsel münasebetler olmasından kaynaklı milletler, frengiyi ayıplamış ve hastalığı diğer milletlerin üzerine atma yoluna gitmiştir. İtalyanlar hastalığı “Fransız hastalığı”, Fransızlar “Napoliten hastalığı” olarak adlandırmış, İspanyollar ve Portekizler, hastalığın menşei hakkında birbirlerini suçlamışlardır. Frenginin kökeni hakkında genel kabul gören görüş ise hastalığın 1493 yılında Amerika‟dan Avrupa‟ya dönen gemicilerle Avrupa Kıtası‟na ulaştığıdır.  Uzun yıllar Avrupa kıtasını etkisi altına alan hastalık kısa sürede buradan yayılarak Asya kıtasına ulaşmıştır.

    Hastalıktan duyulan endişe yıllar geçse de azalmamıştır. XVIII. yüzyılda Avrupa‟da Voltaire frengiyi insanlığın ortak düşmanı olarak adlandırırken, XX. yüzyılda Bolu vekili Fuad Bey memlekette yapmakta olduğu tahribat tüylerimizi ürpertecek şekilde diyerek hastalığın tehlike boyutunu gözler önüne sermiştir. Hastalığın bu kadar hızlı şekilde tüm dünyayı etkisi altına almasının en önemli sebeplerinden biri yapılan savaşlar olmuştur. Savaşlarda büyük kitlelerin hareket etmesi hastalığın ulaştığı noktaları da genişletmiştir. Özellikle askerlerin savaştığı yerlerde frengiyi kapması veya hastalığı memleketinden savaştığı yerlere götürmesi frenginin ciddi bir salgın halini almasına neden olmuştur. Ayrıca hastalığın en çok askerler arasında görülmesi devletleri bir savunma tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. Askerler arasında yoğun olarak görülen frengi, ordu mevcudiyetini tehdit etmekle beraber askerlik mesleğinin gereklerinin yapılmasını engellemiş ve ordunun güç potansiyelini kötü anlamda etkilemiştir. Ancak Avrupa‟da frengiye yakalanan askerlerden yararlanma yoluna gidilmiş ve kısa sürede askerlik yapamayacak hale gelen frengili askerler savaşlarda düşman ordusunun saf dışı bırakılması için silah gibi kullanılmışlardır.

    Savaşlar sonucu birçok kadının eşini kaybetmesi, çocukların yetim kalması, psikolojik bunalımlar ve en önemlisi ekonomik çıkmazlar insanları fuhuş mekânlarına itmiş ve frenginin kontrol edilemez şeklinde yaygınlaşmasına neden olmuştur. Sağlık çalışmalarının devletin vazifesi olarak görülmeye başlamasıyla birlikte frenginin yaratmış olduğu tehlike fark edilmiştir. Modernleşmeyle birlikte toplumsal alana dâhil olmak, halk sağlığını korumak devletlerin vazifesi olarak algılanmış ve ulus devlet kimliği kazanma yolunda gerçekleştirilmesi gereken bir adım olarak görülmüştür. Frenginin kontrol altına alınması ve tehdidin ortadan kaldırılması için hazırlanan planlarda da temel düşünce olarak devletin halk sağlığına dâhil olmak istemesi yer almıştır. Böylece devlet, hem kendi gücünü cisimleştirmek hem de halk sağlığını kontrol altına almak istemiştir. Nitekim frenginin merkezi olarak görülen fuhuş yerlerinin denetim altına alınmak istenmesi bu düşüncenin bir sonucu olmuştur.

    Frengi Hastalığı Nasıl Bulaşır?

    Zührevi bir hastalık olan frengi genellikle cinsel yollarla bulaşmakla beraber frengi yaralarına temasla da bulaşabilen salgın ve bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalığın en önemli belirtisi vücudun farklı noktalarında ortaya çıkan yaralardır. Hastalık ilk ortaya çıktığı vakitlerde insanlar bu hastalığın sadece cinsel yollarla bulaştığını düşünmüşlerdir. Bu yüzden fuhuş mekânlarına gitmedikçe ve frengili insanlarla münasebet yaşamadıkça hastalığın kendilerine bulaşmayacağına inanmışlardır. İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda hastalığın frengili insanlara ait kişisel eşyaların kullanılmasıyla da bulaşabileceği öğrenilmiştir.

    Ortak eşya kullanımı sonrası bulaşan frengiye ise masum frengi adı verilmiştir. Kendi halinde bir insanın da dolaylı şekilde hastalığa yakalanabilmesi toplumun, hastalığa karşı geliştirmiş olduğu eleştirileri kısmen değiştirmiştir. Öncesinde hastalığın fuhuş mekânları ve kadınlarla özdeşleştirilmesinden dolayı frengili insanlar zayıf irade ve nefse sahip olmakla suçlanmışlardır. Ancak, masum frengi düşünceleri değiştirmiş ve hastalığın yarattığı tehdit daha net görülmüştür. 1920 yılında Dr. Abidin Bey mecliste frenginin bütün ensale intikal edebilen büyük bir felâket ve hastalık olduğunu ifade ederek mebusların hastalığın sadece zinayla bulaştığı noktasındaki görüşlerini değiştirmek ve masum frengiye yakalananların varlığından haberdar etmek istemiştir.

    Osmanlı döneminde frengiyle mücadele kapsamında 1889-1902 yılları arasında Almanya‟dan getirilen hekim Ernest von Düring Anadolu‟da daha çok masum frenginin görüldüğünü savunmuştur. 1918 yılında verdiği bir konferansta bir köyde yaptığı incelemelerde yüz kırk çocuktan yüzden fazlasının frengili olduğunu ifade etmiş ve çocukların hastalığa ortak kullanılan ibrik sonucu yakalandığını aktarmıştır. Osmanlı topraklarına II. Bayezid döneminde İspanya‟dan sürülen Yahudilerle birlikte gelen frenginin Osmanlı için ciddi boyutta tehlike oluşturması 1853 Kırım Savaşı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı‟ndan sonra Osmanlı topraklarına doğru başlayan göç hareketiyle olmuştur. Bir görüşe göre de Kırım Savaşı‟nda Osmanlı askerlerinin Fransız ve İtalyan askerlerle aynı safta yer almasından dolayı hastalık Fransızlardan Osmanlı askerlerine geçmiştir. Osmanlı döneminde cinsel yollarla bulaşan frengi, sadece hastalığı değil aynı zamanda hastalığın Avrupa menşeili olduğunu da ifade etmek için de kullanılmıştır.

    Savaştan sonra askerlerin memleketlerine dönmesi hastalığın geniş bir sahaya yayılmasına neden olmuştur. Özellikle köy yerlerinde nüfusun geniş aile tipinde örgütlenmesi, ortak eşyaların kullanımı ve köylerde koruyucu sağlık hizmetlerinin yetersiz oluşu frengi sayısını fazlasıyla arttırmıştır. Öyle ki hekim Düring aldığı notlarında 1844-1890 yılları arasında Suriye, Fırat, Dicle havzası dışında nüfusun 12 milyondan 7 milyona düştüğünü belirtmiş ve nüfusun azalmasını savaşlar dışında halkın frengiye yakalanmasına bağlamıştır. Düring‟in bu sayıları hangi kaynaklara dayalı söylediği bilinmemekle beraber sayıların abartılmış olması da ihtimaller dâhilindedir. Ancak bu notlar Osmanlı Devleti‟nin ciddi bir frengi sorunu ile karşı karşıya kaldığını göstermesi açısından önemlidir.

    Osmanlı Devleti‟nin “İllet-i İfrenciye” veya “Maraz-ı Efrenci” olarak adlandırdığı frengi; köyden kente göç ve mevsimlik işçi hareketleriyle de yayılma fırsatı bulmuştur. Örneğin, Adana‟ya pamuk toplamak için gelen mevsimlik işçiler beraberinde frengiyi de getirerek yöre halkına hastalığı bulaştırmışlardır. Kişinin hastalığa yakalandığını daha çok yaralar ortaya çıktıktan sonra anlaması ya da hastalığın bulaşma şeklinden dolayı kişinin kendini saklamak istemesi hastalığın hızla yayılmasına neden olmuştur. Tedaviye geç başlanması da hastalığın risk boyutunu arttırmıştır. Nitekim hastalar etiketlenmekten korktukları için resmî bir tabip yerine gayri tabibe müracaat etmişler ve bu süreç hastanın takibini zorlaştırmış ve hastalığın tedavisini engellemiştir. Frenginin diğer hastalıklardan farklı olarak nesilden nesile aktarılabilmesi gelecek nesillerin sağlık niteliğini de tehlikeye düşürmüştür. Meclis tutanakları incelendiğinde de hastalığın en çok gelecek nesilleri etkilemesinden bahsedilmiş ve frengi, sıhhatı umumiyeyi kemiren ve bütün ensale intikâl edebilen büyük bir tohumu inkırazı olarak görülmüştür.

    Hastalığın gelecek kuşaklara aktarılması durumunda oluşabilecek olumsuzluklar üzerine Lazistan mebusu Dr. Abidin Bey, 26 Aralık 1920 tarihinde mecliste frengili insanların birlikteliğinden doğan çocukların kör veya alil olarak dünyaya geldiği üzerine bir konuşma yapmıştır. Hastalığın taşımış olduğu bu risk gelecek nesillerin sağlığını kontrol altına alınmasını gerektirmiştir.

    Osmanlı Devleti‟nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti‟nde de hastalığın fuhuş mekânlarında yayıldığı ve hastalığın kadınlar tarafından bulaştığı genel kabul gören görüş olmuştur. Hastalığın salgın haline gelmesinin en önemli sebebi askerden dönen erkekler iken frengiyi yayan ana unsur kadınlar olarak tasvir edilmiştir.194 Kastamonu mebusu Dr. Suat Bey, fuhuş yapan bir kadının hastalığı altı erkeğe bulaştırdığını belirterek fuhşun önüne geçilmesi gerektiğini dile getirmesi bu düşünceye kanıt olmuştur. Yine 1920 yılında evli bir adamın eşine tamamıyla sadakat edeceğine dair söz vermesine rağmen diğer kadınlarla cinsel münasebet yaşamasından dolayı frengiye yakalandığı söylenerek hastalığın kadınlar aracılığıyla erkeklere bulaştığının altı bir kez daha çizilmiştir.

    Sonuç olarak cinsel yollarla bulaşan frengi sadece hastalığa yakalan kişiyi etkilememiş, hastayla temasta bulunan kişileri ve aynı zamanda hastanın doğacak çocuklarının da sağlıklarını tehlikeye atmıştır. İlk olarak hastalığın yayılmasına sebep olan mekânların denetlenmesine ve fuhuş yapan kadınların sağlık kontrollerinin disiplinli şekilde yapılmasına karar verilmiştir. Daha sonra hastalığın gelecek nesilleri tehlikeye atmaması için tarama heyetleri arttırılmış ve frengili olan hastalar tedaviye erkenden alınmaya çalışılmıştır.

    Frenginin Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri

    Zührevi hastalıklar içinde en korkulan hastalıklardan biri olan frengi, “bel soğukluğu” ve “yumuşak şankr” gibi lokal bir hastalık olmayıp, bütün vücudu etkilemektedir. Treponema Pallidum, bakterisinin etken olduğu sistemik bir hastalıktır. Seksüel ilişki sonucu deri ve mukoza aracılığıyla bulaşır. 3-4 haftalık bir kuluçka süresinden sonra kendi içinde üç evreye ayrılır ve her evrede farklı yan etkileri ortaya çıkar.

    Frenginin birinci evresine baktığımızda; frengi mikrobu, bedenin herhangi bir yerinde bulunan ufak bir sıyrığa yapılan temasla vücuda girer. Vücudun herhangi bir yerinde çıkan şankrlara (yaralar) temas ettikten 15-20 gün sonra bölgede bir sivilce meydana gelir. Ağrısı veya kaşıntısı olmaz. Çıkan sivilce zaman içerisinde kabarıp, kızarmaya başlar. Etrafı ise morarır ve lenf bezleri şişer. Çıkan sivilcenin tepesi açılır ve irin halini alır. Böylece “Frengi Karhası” denilen frengi yarası oluşur. Genellikle bu durum bir ay sürer ve sonra yara kapanır. Bu süre zarfında frengi mikropları kana karışarak, tüm vücuda yayılır.

    İkinci evre ise en erken iki ay sonra ortaya çıkmaktadır. Bu dönemde pembe ve kahve renkli lekelerle, saç dökülmesi, anüs ve ağız kısmında oluşan siğiller gibi belirtiler oluşur. Hastalar bu süreçte kendini iyi hissettiği için genellikle doktora müracaat etmezler.

    Üçüncü evre genellikle 5-6 yıl geçtikten sonra görülmeye başlar. Kemik yaraları ve derin yaralar oluşur. Bu evrede frengi mikrobu bütün vücuda yayıldığı için bulaşıcılığını kaybederek, tahribat sürecine geçer. Burun kemikleri, dudak ve dil civarını yavaşça eritmeye başlar.

    Bunun yanında, “Masumlar Frengisi” olarak adlandırılan; ortak eşya kullanımı, frengili anne veya sütannenin bebeği emzirmesi, frengili bebeğin sağlıklı kadın tarafından emzirilmesi veya frengili kadının plasenta yolu ile hastalığı bebeğe taşıyarak bulaşmasıdır. Ayrıca kan nakli yolu ile bulaşan en eski hastalıklardan biridir.

    Bir de “Veladi Frengi” denilen, çocuk frengisi vardır. Kendi içinde ikiye ayrılır: Cenin devri ve süt çocuğu frengisidir. Annenin rahminde yer alan mikrop cenine bulaştıktan sonra genellikle anne düşük yapar. Eğer anne tedaviye hemen başlarsa bu sefer de bebeğin sakat doğma riski artmaktadır. Süt çocuğu frengisi ise doğumdan hemen sonra ya da bebek iki aylıkken frengi belirtilerini göstermeye başlar.

    Ütopik bir şiir üzerinden de olsa hastalığın tedavisi için cıvayı ilk kullanan Girolamo Fracastoro olmuştur. Yazdığı şiirde cezalandırılan çobanın şifa bulduğu takdirde tanrıya kurbanlar vadettiğini yazdıktan sonra ona bir rüya gördürerek, şifayı cıvalı su içinde üç defa banyo yaparak bulacağını öğrenir.

    XVI. yüzyılda cıvalı tedavi için kullanılan farklı yöntemler vardı: Berengarido Capri, cıvalı yağlar ile tedaviyi kullanırken, Paracelsus cıvanın yağ şeklinde sürülüp, terleme ile tütsülenmesi şeklinde kullanıyordu. Giovanni Vigo ise cıvalı merhem sürülmesini tavsiye ediyordu.

    Tedavide cıva kullanımı, bir yandan olumlu bir reaksiyon verirken diğer yandan da zehirlenmeye sebep olmaktaydı. Avrupa’da hekimler frengilileri tedavi etmek istemiyordu. Mikrobun yoğun bir şekilde bulunduğu hamamlarda, hamam yöneticileri iş yerlerini frenginin tedavi alanları olarak kullanıma açmışlardı. Cıva kullanımı, berberler ve sahte hekimler tarafından kullanılıyordu. Hekimler veya berberler, cıvayı demir bir havanda domuz yağı, tereyağı, sirke, sakız, neft yağı ve sülfürle harmanlandıktan sonra merhem kıvamına getirip, açık yaralara sürerlerdi. Merhem işleminden sonra hasta havluya sıkıca sarılarak, sıcak bir odaya, fırına ya da küvete götürülüyordu. Böylece terleme ve ağızlarından gelen salyanın tedavide olumlu bir tepki olduğuna inanılmıştı. Fakat kişinin cıvaya fazlaca maruz kalması; kalp fonksiyonlarının bozulması, nefes alışverişinde yetersizlik, vücudun su kaybetmesi gibi belirtilerle zehirlenerek ölmesine sebep oluyordu. Cıva tedavisi gören kişilerin en saydam özelliği; dişlerinin ve saçlarının dökülerek, ağızlarından salyalar akmasıydı.

    Bir başka tedavi yöntemi ise gayak ağacıyla hastanın tütsülenmesiydi. Bu işleme göre “hastalar fıçıdan yapılmış olan etüvlere omuzlarına kadar girerler, başlarını örterler. Etüvün harareti sıcak su dolu şişelerle temin edilirdi. Ateşin üstüne konan gayak yongaları hastaları tütsülerdi. Hasta bir taraftan sıcağın tesiri ile terlerken, vücudu gayak dumanı ile temasta bulunurdu. Bu banyo iki saat sürerdi.”

    1909 yılında Prof. Dr. Paul Ehrlich, frengiye sebep olan organizmalara karşı hayvanlar üzerinde gerçekleştirdiği çalışmalar sonucu Salvarsan (Bileşik 606)’nı keşfetmiş ve başarı sağlamıştı.20 Salvarsan’ın ek olarak “606” adını almasının sebebi; Ehrlich’in ilacı 606. denemesinde bulmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca ilaç ilk olarak akıl hastanesinde deneyimlenmiş ve başarılı sonuçlar ortaya çıkınca matbuat aracılığıyla bütün ülkelere ilan edilmişti.21 Fakat Salvarsan virüsü öldürmüş olsa da hastanın iyileşmesi netlik kazanmıyordu. Bu yüzden hastalar üç ayda bir kan testi yaptırmak zorundaydı.

    Alexander Fleming’in 1929 yılında başlayıp, 1939’da antibakteriyel bir düzeye getirdiği penisilini, 1940’larda frengi gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılan tek ilaç olma boyutuna getirmişti.

    1946-1948 yıllarında ise Guatemala’da yapılan araştırmalarda 649 katılımcıya bilerek frengi bulaştırılmış, penisilinin etkisinin ne derece olduğu test edilmişti. Yapılan bu insan haklarına aykırı eylem için 2010’da dönemin ABD Başkanı Barak Obama, Guatemala halkından özür dilemiştir.

     

  • Whatsapp'ta Paylaş

    Yorumlar

    İlk Yorum Yapan Sen Ol smiley


    Yorum Yap