Anksiyete Bozukluğu Nedir? Anksiyetenin Tanı ve Belirtileri Nelerdir?
SOSYAL MEDYA

Anksiyete Bozukluğu Nedir? Anksiyetenin Tanı ve Belirtileri Nelerdir?

03 Şubat 2021 19:16
  • Whatsapp'ta Paylaş

    Anksiyete Nedir? Anksiyetenin Belirtileri Nelerdir? Anksiyete Tanı ve Tedavi Yöntemleri? ve Yaygın Anksiyete Ne demek olduğunu gelin hep beraber görelim.

    Sağdan Soldan Sıkça Duyduğumuz Anksiyete Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete korkuya benzeyen bir duygudur ve kişi tarafından sanki kötü bir şey olacakmış gibi nedeni belli olmayan sıkıntı, endişe hissi olarak yaşantılanır. Çoğu zaman iç sıkıntısı, kaygı, bunaltı gibi sözcüklerle ifade edilir. Aslında anksiyete, hayatta kalmaya yönelik olan bir savunma mekanizmasıdır ve olası tehlikelerden kişinin kendisini koruması, önlem alması için gereklidir ancak bu sistemin gereğinden fazla kullanılması patolojiye sebep olmaktadır. Anksiyetenin patolojik olarak görülmesi süresine, şiddetine ve kişinin işlevselliğini bozmasına bağlı olarak belirlenmektedir.

    Otto Rank, kişinin ilk kaygıyı doğum ile yaşadığını söylemiştir. Anne karnında sahip olduğu rahat ortamdan sonra dünyaya geldiğinde karşılaştığı durum çaba gerektirmektedir ve çocuk ilk kaygısını deneyimlemektedir. Bundan sonra çocuğun karşılaşacağı bütün kaygılar bu ilk kaygının türevleri olarak düşünülmüştür.Karen Horney ise kaygı ve korku kavramlarını birbirlerine yakın ancak farklı duygular olarak belirtmiştir. Korku mevcut bir tehlikeyle orantılı olarak ortaya çıkmaktayken kaygıda çoğu zaman gerçek bir tehlike yerine imgesel bir tehlike bulunmaktadır. Korkuda nesnel bir gerçeklik varken, kaygıda ise gizli ve öznel bir tehlike mevcuttur. Freud ,anksiyetenin fiziksel ve ruhsal belirtilerini biraraya getirerek ‘anksiyete nevrozu’ nu tanımlamış ve anksiyeteyi nevrasteni kapsamının dışına çıkartmıştır. Freud bilinç dışı tehditleri anksiyetenin kaynağı olarak görmüş ve kaygıyı, bilince ulaştığı zaman kabul edilemeyecek olan bir dürtünün işareti olarak değerlendirmiştir.

    Davranış teorisi anksiyeteyi kişi tarafından öğrenilmiş bir durum olarak değerlendirmiştir. Klasik koşullanmaya göre nötr olan bir uyaranın tehlikeli bir uyaran ile eşleştirilirmesiyle nötr uyaran tehlikeli olarak koşullanmış olur. Diğer öğrenme süreci olan edimsel koşullanma bir davranışın kendi yarattığı sonuçlara bağlı olarak değişikliğe uğraması ve pekiştirmeye dayanmasıdır. Çevreyi gözlemleyerek pekiştirme olmaksızın, model alma ve başkalarının davranışlarının sonuçlarının değerlendirilmesi neticesi ile meydana gelen öğrenme yöntemine ise gözlemsel öğrenme denmektedir. Anksiyete bu öğrenme süreçleri ile gelişmektedir ve kişinin yaşadığı kaygı bir iç çatışma ile değil kişinin tehlikesi olmayan bir durumu tehlikeli olarak algılamayı öğrenmesiyle ilişkilidir. Bilişsel teori anksiyetenin nedenini maladaptif düşünce biçimleri olarak tanımlamıştır. Bu teoriye göre kişilerin yaşadıkları olayları algılama biçimleri ve yorumlamaları kaygıyı oluşturmaktadır. Anksiyete bozukluklarında, bazı durumlara kaygılı tepkiler gösteren kişiler bu durumu normalden daha fazla tehdit edici bir durum olduğunu hissetmekte ve yaşadıkları bu durumun olma olasılığını gerçekte olduğundan daha fazla abartmakta, korktuğu durumları yaşadıklarında bu durumu felaketleştirmekte ve sonuç olarak korktukları bu senaryoyu yaşamamak için birtakım stratejiler geliştirmektedirler.

    Anksiyetenin Tarihçesi

    Anksiyete köken olarak Hint Germen kökenli ‘angh’ kelimesinden gelmektedir. ‘Sıkıca bastırmak, boğazını sıkmak, sıkıntı, tasa’ gibi anlamlar taşımaktadır. 1800’lü yıllarda anksiyetenin fiziksel belirtileri farklı organ ve sistemlere ait rahatsızlıklar olarak düşünülürken anksiyetenin ruhsal belirtileri ise melankoliye ait olarak değerlendirilmiştir. 1890’larda anksiyete belirtilerinin birçok farklı hastalıkta görülebildiği ancak fiziksel ve ruhsal belirtilerin beraberce aslında tek bir klinik durumun unsurları olduğu düşüncesi gelişmeye başlamıştır.

    Şiddetli ve kronik bir anksiyete durumunu gerçek ve bağımsız bir tıbbi nozolojik başlık olarak değerlendirmenin ilk girişimi Freud’un ‘’anksiyete nevrozu’’ kavramı ile olmuştur. 1950'lerin başında yayımlanan DSM-I Freud'un görüşlerinden önemli ölçüde etkilenmiş, ve anksiyete bozukluklarını; Freud'un anksiyete nevrozuna karşılık gelen ve "anksiyöz reaksiyon" ve histerik nevrozuna karşılık gelen "fobik reaksiyon'’ olarak ikiye ayrılmıştır. DSM-II'de nevroz kavramında bazı değişiklikler olsa da yine psikanalitik ekolün etkisinde kalınmıştır. DSM-III yayınlandığında anksiyete nevrozu alt kategorisi, "anksiyete durumları" olarak değiştirilmiştir. Yaygın anksiyete; genelleşmiş ve ısrarlı bir anksiyete duygusu olarak tanımlanmıştır ve ısrarlı anksiyete kavramı en az bir ay süredir var olan anksiyete yakınmalarıdır. Psikiyatride Hastalıkların Tanımlanması Ve Sınıflandırılması El Kitabı, Gözden Geçirilmiş Üçüncü Baskı’da YAB'nin yeniden tanımlanması yapılmıştır ve YAB; kalıntı bir bozukluk olmaktan ziyade birincil bir tanısal kategori olarak ele alınmıştır. Bu tanımlamada "endişeli beklenti " ve "kaygılı olma ölçütlerine merkezi bir yer verilerek bedensel belirtiler ölçütü de yeniden düzenlenmiştir. Daha önce 1 ay olarak belirlenen yakınmaların süresi ise en az 6 ay olacak şekilde uzatılmış ve böylece uyum bozuklukları kategorisinden ve yaşam olaylarına reaktif gelişen kısa süreli anksiyete durumlarındn ayrım yapılması hedeflenmiştir. Daha sonra yayınlanan DSM-IV'te de YAB ayrı bir kategori olarak değerlendirilmiştir. DSM-IV’ te ''aşırı anksiyete ve endişe''yi tanımlamak için kullanılan ''gerçekdışı'' sözcüğü kaldırılmış, endişenin denetlenemez olduğu vurgulanmıştır. TopIumsal, mesleksel alanlar ve önemli diğer alanlarında işlevsellikte bozulma oluşması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca 18 semptomluk liste 6'ya, ölçüte uygunluk için gereken semptom sayısı 6'dan 3'e indirilmiştir. DSM-III-R’ de tanı için 18 olan belirti sayısı, DSM IV’te otonom hiperaktivite belirtilerinin kaldırılması ile 6’ya indirilmiş ve tanı için en az üç belirti olması gerektiği vurgulanmıştır.

    Beş yıllık izlem çalışmasında bu ölçütlerle tanı konan YAB’ın tanısal kararlılığı gösterilmiş, tanının geçerliliği desteklenmiştir. Dünya Sağlık Örgütü ise 1990 yılında, ICD’nin (International Clasification of Diseases) ancak 10. basımında YAB’ a ayrı bir tanı olarak yer vermiştir. DSM-5’te ise YAB tanı kriterlerinde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nedir?

    Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), belli bir nesneye, yere, organa, saplantılı düşünceye ya da zorlantıya odaklanmamış, belli bir düşünsel veya devinimsel içeriği olmayan, organizmada yaygın ruhsal ve fizyolojik bunaltı belirtileri ile yaşanan bir bozukluktur. Kişi bunaltıyı sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni belli olmayan bir sıkıntı, bir endişe duygusu olarak algılar ve tanımlar.

    Bozukluğun temel belirtisi kaygıdır. Kaygı, diğer anksiyete ve depresif bozukluklarda da görülen bir belirti olduğu halde YAB’da tanımlayıcı özelliktedir. Bu kaygı, YAB tanılı hastalarda sağlıklı insanlara göre daha yoğun, uzun süreli, kontrol edilemez şekilde yaşanır. YAB’da yaşanan kaygıyı asıl patolojik kılan, kaygının içeriğinden ziyade aşırı ve kontrol edilemez olarak algılanmasıdır.

    YAB hastaları, bilişsel belirtilerden yakınmakla birlikte, doktora başvuru şikayetleri genelde nefes darlığı, aşırı terleme, çarpıntı gibi bedensel şikayetlerdir. Bu bedensel şikayetler anksiyetenin sebep olduğu otonomik değişikliklerden kaynaklıdır. Çoğunlukla kronik seyir göstererek zaman zaman alevlenmelerle gider ve yaşam kalitesinde önemli bozulmalara yol açar.

    Anksiyete, bunaltı, kaygı, sıkıntılı olma anlamlarına gelmektedir. Çarpıntı, nefes almada zorluk, boğuluyormuş gibi hissedip bundan kurtulmak için hızla nefes alıp verme, kalp hızında artma, titreme, aşırı terleme gibi fizyolojik belirtilerle birlikte sıkıntı, heyecan, kötü bir şey olacakmış hissi ve korku duyma gibi psikolojik belirtileri vardır. Bazı tanımlamalarda korkudan farkının bu duruma yol açan kaynağın belli olmaması şeklinde ifade edilir. Anksiyete, kişiyi çevresinde olan değişikliklere hazırlayan veya bunlara cevap vermesini sağlayan bir duygudur. Hemen her psikiyatrik bozukluğa eşlik edebilen ve birçok organik bozuklukta da görülebilen bir belirtidir. Normal anksiyete, organizmanın biyolojik bir korunma sistemi olup organizmayı tehdit eden bir olayın varlığında kaçma veya olay ile savaşmayı sağlamak üzere ortaya çıkar. Ancak anksiyete ortada tehlike oluşturacak bir durum yok iken ortaya çıkıyorsa, uzun sürüyor ve sonlandırılamıyorsa patolojik anksiyete olarak değerlendirilir.

    Yaygın anksiyete bozukluğu, birçok olay veya etkinlik hakkında aşırı sıkıntı, kaygı ve endişenin yaşandığı, kişinin kaygısını kontrol etmekte zorlandığı ve yaşanan kaygı ve endişe nedeniyle kişinin işlevselliğinin önemli derecede bozulduğu bir anksiyete bozukluğudur. Ayrıca YAB hastalarının büyük bölümü, diğer anksiyete bozukluklarından daha fazla oranda ve küçük sorunlarda bile aşırı kaygı yaşadıklarını belirtmişlerdir. Endişe, kaygı hali halk arasında “evham ve evhamlılık” sözcüğüyle ifade edilmektedir. Bu hastalar genellikle küçük şeylere üzülen, sürekli bir korku içinde olan ve olabileceğin en kötüsünün başlarına gelebileceğini bekleyen, sürekli kaygı içerisinde olan kişilerdir.

    Anksiyete Nasıl Tedavi Edilir?

    Anksiyete tedavisinde yönelinmesi gereken hedef endişe olmalıdır, çünkü hem klinisyenlerin ortak görüşü hem de hasta anamnezlerinden alınan sonuç endişenin önce ortaya çıktığı ve temel sorun olduğudur. Yaygın ve kronik endişe zamanla anksiyete oluşturmakta , anksiyetenin sonucunda da gerginlik oluşarak patolojiyi tamamlamaktadır. Anksiyetede panik bozukluk veya fobi’deki kadar kesin bir kaçınma nesnesinin olmaması , belirtilerin çok daha silik olması nedeniyle özgül bir BDT bulunmamaktadır.

    Meta-analizler açık şekilde BDT’nin Anksiyete semptomlarını önemli ölçüde azalttığını ve Anksiyete Bozukluğu için plasebo’ya göre belirgin şekilde daha etkili olduğunu göstermektedir. Bireysel ve grup terapisi anksiyete semptomunun azalması açısından eşit derecede etkili görünmektedir, ancak bireysel terapi endişe ve depresyon semptomlarında erken iyileşmeyi daha çabuk sağlar. Terapinin yoğunluğunun karşılaştırıldığı 25 çalışmayı kapsayan meta-analizde; sekizden az seans içeren uygulamaların, anksiyete belirtileri için sekiz veya daha fazla olanlar kadar etkili olduğu görüldü. Ancak daha yoğun uygulamaların, daha az seansa kıyasla hastadaki genel endişe halinin değiştirilmesi ve depresyon semptomlarının iyileştirilmesinde daha etkilidir . Sınırlı çalışmalarda; relaksasyonterapisi, balneoterapi, spa ile ilgili terapiler ile etkinlik gösterilmiş olup bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. YAB için kanıta dayalı BDT protokolleri oluşturmak amacıyla Anksiyete Bozukluğu olan bireyler arasında bazı özellikler tanımlanmış olup; belirsizliğe tahammülsüzlük, zayıf problem çözmebecerisi , endişenin fonksiyonu ve faydası ile ilgili olumlu ve olumsuz inançlar bunlardan bazılarıdır. Bu durum göz önüne alınarak ‘’kabul temelli davranış terapisi’’ , belirsizliğe tahammülsüzlüğü hedefleyen BDT, endişe hakkında inançları hedef alan metakognisyon terapisi geliştirilmiş ve etkinlikleri gösterilmiştir. BDT’ye kişiler arası terapi veya duygusal işlem terapisinin eklenmesi ile önemli bir fayda bulunamamıştır. BDT başlanması öncesinde yapılan motivasyonel ön görüşmenin tedaviye direncin azaltılmasında, ev ödevlerine uyumun artmasında , etkili olduğu görülmüştür.

  • Whatsapp'ta Paylaş

    Yorumlar

    İlk Yorum Yapan Sen Ol smiley


    Yorum Yap